PLD ‘Üniversiteler Aydınlanıyor’ Semineri’nden….

Filed under:Aydınlatma Tasarımı — posted by admin on March 24, 2008 @ 11:53 pm

Malum ülkemizde Aydınlatma Tasarımcısı pek yetişmiyor…Mimarlar,Endüstriyel Tasarımcılar,Elektrik Mühendisleri iş hayatlarının verdikleri bir birikimle birtakım tasarımlarda bulunuyorlar fakat bu iş sanıldığından çok daha derin.Ülkemizde henüz eğitimi verilmiyor olsa da yurtdışında önemli üniversitelerde yüksek lisans programları mevcut.Öncelikle bu işe girerken insanın sanatçı ve araştırmacı bir kişiliği olması gerektiğinin kanısındayım.Bu işle ilgilenen mimarlar ve e.tasarımcılar teknik açıdan ,elektrik mühendisleri ise estetik açısından eksik kalıyorlar.Eskiden bir aydınlatma tasarımcısı bir grafiker ile beraber çalışıp kafasındakini ona aktarırken artık birtakım 3d modelleme programları bilmek aydınlatma tasarımcılarında aranan özellik oldu.

 Professional Lighting Design (PLD) dergisi bu pek yeni olmayan ama ihtiyaç duyulan  alanı tanıtmak için seminerler vermeye başladı.EAE,Effect Lighting,Philips ve daha birçok öncü firmanın katıldığı seminerde aydınlatma tasarımı üzerine yeni şeyler öğrendik ve kafamızdaki sorulara cevap aldık.Lisans eğitimi bitmeden aydınlatma tasarımı üzerine Philips’in düzenleyeceği yarışma ve öncesinde verecekleri eğitim biz katılanlar için çok yararlı olacak gibi gözüküyor.

Aydınlatma Tasarımı’nın ülkemizde yeni bir dal olarak gereken değerini bulmasını  ve biz geleceğin aydınlatma tasarımcılarının ilerde üniversitelerde yeni tasarımcılar yetiştirmek üzere eğitimler vermesini dilerim.

 PLD seminerlerine katılan firmalara teşekkürü bir borç bilirim.

 img_0649.jpgimg_0717.jpgimg_0698.jpgimg_0662.jpg

Soul Driver

Filed under:Kişisel, Kısa Öykü — posted by admin on March 17, 2008 @ 7:52 pm

2929black-horse-and-beach-posters.jpg 

Ne zaman Bruce Springsteen-Soul Driver dinlesem,kafamda şu hikaye canlanıyor….

”…Gözleri siyah bir kumaş parçasıyla kapatılmış adam hızlı ve bilinçsiz bir şekilde yeşillikler üzerinde atıyla ilerliyordu…Arada atının boynuna doğru uzanıyor ve sonrasında doğrulup rüzgarı yüzünde hissediyordu…Sonsuzluğa taşıyacaktı siyah at onu…Yıllarca bakmıştı ona,hiçbir ağır işte kullanmadı…’Diğerleri bedenimi taşıyor,bu ruhumu taşıyacak” derdi her sorduklarında…Hızlı bir şekilde ilerlerken sahile geldiğini anladı deniz ve yosun kokusundan…5 duyu organının belki de en önemlisi gözdür çoğu insana göre…Ama asıl gözlerimizi kapadığımızda hissederiz birçok şeyi…Denizi daha evvel görmüştü,ama böylesine güzel hissetmemişti hiçbir zaman…Yanında yetecek kadar tütün vardı…Birçoğu böyle temiz bir havada neden tüttürürler ki diye düşünürken o atını yavaşlatıp özenle sardığı sigarasını yaktı…Bir rahatlama ve mutluluk üzerine tüttürmek…

At hızlanıp ormanlara yaklaşırken adam kuş seslerini duydu…60 yaşına kadar duyduğu kuşu görmeye çalışmıştı..Şimdi sadece dinliyordu…O melodi neydi acaba…Aralarında konuşuyorlar mıydı..?.Yoksa şarkı mı söylüyorlardı devamlı…? Neyse ne…Dinlemek en güzeli…

Koklamak ve duymak..Meğer ne güzel duygularmış tek başına kullanıldıklarında…

Ormanın içinden akan dereye geldiğini anlamıştı su seslerinden…Yıllardır köyde bidonlarını doldurduğu çeşmenin kaynağıydı burası…Atı durdurdu ve gözlerini açmadan suya eğildi….İçebildiği kadar içti…Meğer suyun berraklığı tadındaymış…Dudaklarına değdiğinde verdiği his,ağzındaki serinlik tadını bir başka kılıyormuş…

‘60 yaşıma kadar 5 duyumu hep beraber kullanarak yaşadım,körlere acıdım…Oysa her duyunun ayrı ayrı güzellikleri varmış…Hep aynı anda mı kullanmak gerekiyor? ‘ diye düşündü…Sonra aklına annesi geldi…Küçükken çorba kokusunu gözlerini kapatıp içine çekerdi…Bunun bir huy olduğunu düşünmüştü…Belki de bazı şeylerin farkına varmıştı annesi….

Gece olduğunu havanın soğumasından anlamıştı…Yorulmuştu da at üstünde gide gide…Kollarını atın boynuna doladı ve at yavaş yavaş ilerlerken üzerinde biraz kestirmek istedi…Ama o sırada…Yeni birşey farketti….Dokunmanın güzelliği….Atın nefes alışını,kanının akışını,kalbinin atışını dokunuşlarıyla hissetmişti…Siyah kürkünün parlaklığını bile hissedebiliyordu ellerinde…Rengini bile…Etkilenmişti…Canlıyı görmeden ama dokunarak algılayabildiği için…

At eve doğru yaklaştı ve çiftliğin önünde durdu…Artık üstünden inebileceğini belirtir şekilde bir ses çıkardı…Adam gözlerini açtı ve tekrar 5 duyusuyla birlikte yaşamaya başladı…Önce tüten bacayı gördü,ardından bacadan gelen kokuyu aldı,evden gelen sesleri işitti ..Eve girip masaya oturdu ve yemeğini yedi…

Zannettiler ki….

”Siyah at görevini tamamlamıştı…Bütün gün boyunca adamı taşıdı ama ağırlığını hiç hissetmedi üstünde…Ruhunu taşıdı,gezdirdi ve 60 yaşında da olsa güzelliklerin farkına varmasını sağladı…”

Fakat….

”Adam akşam yatağına uzandığında ölmeye hazırdı…Gözlerini kapadı ve anın gelmesini bekledi…Bembeyaz bir ışık olarak geldi ölüm…Yüzü gülüyordu…Sabah ailesi uyanıp,durumu farkettiklerinde hüngür hüngür ağlamaya başladılar….Oğlu evde durmaya dayanamayıp çiftliğe doğru yürüdü…Gözü babasının en sevdiği siyah atı aradı…Ama yoktu,bir anda kaybolmuştu…Babasının ölümünden dolayı o an pek birşey düşünemedi…Ama daha sonra babasının ata neden devamlı ‘Soul Driver’ dediğini anladı…Gülümseyerek gökyüzüne baktı…Uzaklardan ata benzeyen kara bir bulut yaklaşıyordu…Yaklaştı yaklaştı ve çiftliğin üzerinde yağmaya başladı…Gözlerini kapatıp babasının üstüne yağmasına izin verdi…Babasını ve Soul Driver’ı hissetti…Ve hep ruhunu taşıyabilecek bir at bekledi…”

Belki zamanı yoktur insanın gitmek için…Ruhunu taşıyabileceği birşey bulduğu an gidecektir dünyadan..Belki 90 yaşında bulacak…Belki de doğar doğmaz…

Alfie üzerine…

Filed under:film inceleme — posted by admin on March 12, 2008 @ 2:04 am

p-alfie.jpgSarıyer’den Ferhat Paşa aylardır bahseder durur….’Olm şu Alfie’yi mutlaka izle,olm bak izle gör…’  Youtube’dan bir sürü link yollar,abi şu sahnesi önemli bak izle falan…Merak ettim haliyle..Dvdsini bulamadım,divxini bulamadım..Ama Mehmet bulmuş ve bu akşam nihayet izleyebildik…Dünyamız değişti….

Öncelikle her erkeğin izlemesi gerektiğine inandığım ders niteliğinde bir film…Huzurun yoksa sen de yoksun…Daha fazla bahsetmeye gerek yok…:) He tabii filmi izleyince gene cinler tepesine çıkmıyor değil insanın…’Abi niye Türkiye böyle,abi biz niye didiniyoruz,yok abi yok olmaz…’ Hafif depresyonla izlemeye başlarsanız sizi şizofreni öncesi ağır depresyona kadar sürükleyebilir ki bunun ilacı da ‘Sülpir’dir (Obssessive Compulsive Dissorder)  :)

Sienna Miller’a da saygılar :)

Mississippi’den Gelen Rüzgar…

Filed under:Anı, Kişisel — posted by admin on March 9, 2008 @ 2:18 pm

mississippi-grandrapids1.jpg…Ve baş dönmesinin en güzelini şarap ile yaşamadığını anlamıştı 2mi3….O akşam eve doğru yürürken gözleri  kamaşıyor,yapacağını unutuyor,dinlediği şarkıyı bitirmeden başkasına geçiyordu…Bir garipti kafasının içindekiler…Şarabı çok severdi…Ama onun yaptığı yapay bir baş dönmesiydi…Bu doğaldı ve çok çok güzeldi…Mississippi’den gelen bir rüzgar mı onu bu hale getirmişti acaba ?..Bu rüzgar kanındaki farklı kültürlerin kusursuz bir şekilde birleşmesine neden olmuş ve adeta yeniden doğmasını sağlamıştı..Heyecanlandırıyordu ve kalbi hızlı hızlı atıyordu her estiğinde ..Ve bu da o mükemmel baş dönmesinin sebebiydi…Ahh hiç durmasın dönsün böyle devamlı,rahatsız etmiyor aksine yeniliyor tüm hücreleri…O gece eve geldiğinde -aşırı kafein yüklemesine rağmen-çok rahat bir uyku çekti 2mi3..Belirgin rüyalar gördü,yeni umutlarla uyandı…Hayallerine hayaller eklendi…

Geçenlerde kendisine ‘Hayat Güzeldir’ diye dini bir nutuk çeken çocuğa çok kızmıştı…Hayat güzeldi gerçekten ama bunu dini sebeplere bağlamak çirkinleştiriyordu..Böyle düşünüyordu 2mi3…Ve o akşam ‘Ya Tanrı varsa o zaman .ıçtık’ diye konuşulduktan sonra şu geldi aklına…En güzeli en insancıl şekilde yaşamak….

Bu arada sizi hangi Shakespeare attı bu limanlara Madame Mississippi Queen :)

Dodge Challenger ve Manik Depresif….

Filed under:Kişisel — posted by admin on March 5, 2008 @ 6:36 pm

dodge-challenger.bmp

Ah Dodge Challenger…Her türlü duyguyu taşıyabilen mükemmel varlık…İnsana içinde olduğu modu en iyi şekilde yaşatacağına inandığım araba…İster depresif ister korku dolu ol ya da sevgi kelebeği ol…İçinde olsam ve sürsem kimsenin olmadığı bir orman yolunda ya da sahil kasabasında…Durumuma göre de bir müzik koysam…En kötü halimi bile doya doya yaşarım onu sürerken…’Vanishing Point’in oscar hakkeden cansız oyuncusu..Dodge Challenger..İçine hiç oturmadım,gerçeğini bile görmedim yakından..Ama inanıyorum bana iyi veya kötü modumun en mükemmelini yaşatacak….Dilini bilmediğim ülkelerde gezicem onunla…Arabanın içinde sigara serbest ama başkasının binmesi yasak …Tek başıma olacağım içinde…Radyo veya kasetçalar , ve ben….Siyah bir Dodge Challenger…

Hani rüyanda hayatında hiç görmediğin bir kız görürsün..Onla beraber olursun,aşık olursun…Sabah uyandığında keşke böyle biri olsa dersin ve sonrasında acaba var mı böyle biri diye şüpheye düşersin…Hiç araba sevdam olmamasına rağmen Dodge Challenger böyle birşey benim için…Sokağa çıkarlar da ‘off şu arabaya bak,offf Camaro geçti” falan derler ya..Yok yok olmadı böyle zevklerim..Ayağımın yerden kesilmesi için belediye otobüsü de yeterli..Ama Dodge başka birşey…Araba olarak değil Mesih’le başbaşa sohbete çıkmak gibi birşey…(Olsa gerek)…Düşünüyorum da bazen böyle birşeye hiç bir zaman sahip olamayacağım…He diyecekler çalış kazan olur…Evet olur 45imde 5omde..Şu 5 sene içinde lazım bana ..Çoğu hayalimde öyle değil mi zaten…E o zaman ne gerek var uğraşmaya diye düşünüyorum…Belki bir yerde çalışsam hayallerim için gereken miktarı 40 sene de ,mezun olduktan sonra çalışırsam 20 sene de toplayacağım..Bu da en büyük yalan zaten…Siemens 2500 ytlye başlatıyormuş diye hayallere dalsın millet..Yok öyle birşey…İnsan en ufak hayalini bile gerçekleştiremeyecekse ne diye tutunmaya çalışıyor…Büyük oynayamadıktan sonra  varlığını devam ettirmek,aile kurmak …Boş bana göre….Dünya’yı dolaşmak,bahçesi olan bir evde oturmak köpeklerimle birlikte ve Dodge Challenger’ıma binerek gözden kaybolmak…Yaa bir arabadan  yola çıkıp nerelere geldik…Mesihim olacak diyordum beni daldırdığı düşüncelere bak….Gerekirse Şeytan bile olabiliyor demek…Öyle mükemmel bir varlık…Ya başlamadan bitireceksin,başlarsan da sürdüreceksin…

İtalya….Gelicem sana birgün…Ama öğrenci ama mühendis ama garson olarak…En azından hayalimin %1lik kısmını tamamlamış olacağım böylece…Belki araba çöplüğünden bulurum bir Dodge..Kendim toplarım onu…Ve sonra vınnn….Ne oldu bu adam ya diyecekler…Silinme noktasına doğru sürüyor diyecek beni yakından tanıyan biri…

Hem optimist hem pesimist…Manik Depresif…

Ne İsterler Bu John Ve Johnnyler’den…

Filed under:Kişisel — posted by admin on March 4, 2008 @ 12:50 am

 john.JPGKafama takıldı ve kuruyorum…

Bundan yıllar önce Chuck çıktı elinde gitarı Johnny B. Goode diye bağırıyor ,şarkı söylüyor…Sonra Bowie ‘John,I’m only dancing’ diye söylendi durdu…Sonic Youth aldı eline gitarı yıllar sonra..Başladılar onlar da ‘Hey Joni put it all behind you ,Hey Joni now I’ve put it all behind me too ”…Daha böyle bir sürü örnek var …’Hey Coni İndir Doni’ geyiğini de unutmamak lazım,az beynimiz yanmadı her duyduğumuzda….Peki kimdir bu John,Johnny veya Coni….Şarkılarda hep Johnny’ye bir dert yanmalar olsun,Johnny’yi övmeler falan….Aklıma ilk John The Baptiste  (Vaftizci Yahya) geldi…Kafamda bir bağ kurdum O ve şarkılar arasında…Tamam dindar biri değilim ama din tarihini iyi bilirim…Vaftizci Yahya, insanları vaftiz ederek ruhları arındırdığına inanılan,İsa’nın akrabası ve Hristiyanlık için önemli biridir…Hatta kafatası ve el kemiğini Topkapı Sarayı’nda görebilirsiniz…Neyse önemli olan adamın işlevi…Tabii bu durumda bizim ‘indir doni’ esprimiz ile vaftizci arasında yakından uzaktan bir alaka yok…:)

Acaba diyorum…Bu şarkılar yazılırken,yazan kişi birşekilde vaftizci ile mi konuşuyor…Onu arındırması için mi övüyor ya da arındırıyorsun da ne oluyor gibisinden bir feryat mı ediyor…Yaa büyük ihtimalle böyle bir olay yoktur ama nedense aklıma o geldi…Ve bu şekilde düşünerek şarkıları dinlediğim de çok daha ilginç geldi…Özellikle ‘Sonic Youth-Hey Joni’ de ki şu bölüm:

Tell me Joni, am I right by you?
Tell me how yr gonna lose this hard luck?
Hey Joni, when will all these dreams come true?
You’d better find a way
to climb down off that truck

Bilemiyorum açıkçası….Sanmıyorum da olacağını….

Symposion’dan Aşk,Cinsellik ve Eşcinsellik Üzerine Bir Alıntı…

Filed under:Mitoloji, kitap inceleme — posted by admin on March 1, 2008 @ 1:57 am

Geçenlerde bir arkadaşım bana birisinin gay olduğunu söylediğinde pek şaşırmadım .Kimseyi cinsel tercihine göre yargılamamak lazım.Eşcinselliğin bir rahatsızlık mı bir seçim mi olduğunu düşündüğüm günlerde şöyle bir teoride bulundum.Eğer Tanrı ve Reenkarnasyon kavramları varsa eşcinsellik bir bedene farklı cinsten bir ruhun girmesiyle oluşur.Erkek doğan bir bebeğe kadın ruhunun denk gelmesi gibi.Tabii Tanrı kavramı işin içine girince bu sefer de kader,günah gibi kavramlar beraberinde geliyor.

Şu an Platon’un Symposion isimli kitabını okuyorum.İlk başlarda sıkıcı başlayan kitap,ortalarında beni zaten hayranı olduğum Antik Yunan kültürüne iyice bağladı.Bundan yaklaşık 2500 yıl evvel yazılmış bu kitapta bakın aşk, cinsellik ve eşcinselliğe nasıl değiniyor:

”İnsan aslında neydi, ne oldu, önce bunu bilmemiz gerek. Çünkü insan,
her zaman bugünkü gibi değil, bir başka türlüydü. İnsan soyu ilkin üç çeşitti.
Şimdiki gibi erkek, dişi diye ikiye ayrılmıyordu, her ikisini içine alan bir
üçüncü çeşit daha vardı. Bu çeşidin kendi kayboldu, sadece adı kaldı:
Androgynos denilen bu çeşidin adı gibi biçimi de hem erkek, hem dişiydi; bugün
sözü edilmesi bile ayıp sayılır. İşte bu insanlar yuvarlak sırtları ve
böğürleriyle tostoparlak bir şeydiler. Her birinin dört eli, bir o kadar da
bacağı vardı. Yusyuvarlak bir boyun üzerinde birbirine tıpatıp eşit, ama ters
yöne bakan iki yüzlü bir tek kafa, dört kulak; edep yerleri ve herşeyleri de
ona göre hep ikişer. Yürürken istedikleri öne doğru, bizim gibi, düpedüz adım
atabilir, koşmak istedikleri zaman da, tepetaklak, havaya fırlayan
bacaklarıyla bir tekerlek olur, sekiz kola, bacağa birden dayandıkları için,
döne döne uçar giderlerdi. Peki ama, neden insanlar üç çeşitti, neden dediğim
gibiydiler? Çünkü erkek, aslında güneşten gelmeydi, dişi bu dünyadan, ikisini
birleştiren cins de aydan; ay hem güneş, hem de dünyaya bağlı ya. Toparlak
olmaları, döne döne gitmeleri de bu gezegenlere çektikleri içindir, Homeros’un
anlattığı Ephialtes ile Otos, bu cins insanlar olacak. Hani göğe
tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltenmişler.

Bunun üzerine Zeus ve öbür tanrılar görüşmüş, konuşmuşlar, ne
yapacaklarını pek bilememişler. Bir yandan insanları yok etmek, devler gibi
soylarını yıldırımla yakıp, kül etmek istemiyorlarmış (çünkü o zaman
insanların kendilerine sundukları kurbanlar bitermiş), öte yandan da
küstahlığın bu derecesine göz yumamazlardı. Zeus uzun uzun düşündükten sonra,
“Galiba bir çare buldum,” der, “insanlar hem kalsın, hem de kuvvetten düşüp
hadlerini bilsinler. İkiye böleceğim onları, böylece hem zayıf düşecekler, hem
de sayıları artıp, bizim için daha faydalı olacaklar. Üstelik iki bacak
üstünde doğru dürüst yürüyecekler. Yine de hadlerini bilmez, uslu
durmazlarsa, yeniden ikiye bölerim, bu kez tek bacak üzerinde zıplaya zıplaya
giderler.”

Böyle der Zeus ve der demez de insanları tutar ikiye böler, tıpkı bir
meyveyi kışa saklamak için ikiye böler gibi, ya da bir yumurtayı ince bir
kılla ortasından keser gibi.

Zeus, kestiği adamların yüzünü boyunlarıyla Apollon’a tersine
çevirtmiş ki, kesilen yerlerini görsünler ve akılları başlarına gelsin.
Yaralarını iyi etmesini de buyurmuş. Apollon da yüzlerini tersine çevirmiş,
derilerini şimdi karın dediğimiz yerde bir kesenin ağzını kapar gibi
birleştirmiş, orta yeri sıkı sıkı büzmüş ve bir tek delik bırakmış. İşte biz
buna, göbek diyoruz. Sonra bakmış buruşuklukları var, onları düzeltmiş,
ayakkabıcıların deriyi yontmak için kullandıkları bıçağa benzer bir araçla
göğüslerine bir biçim vermiş; ama eski hallerini unutmasınlar diye, karnın ve
göbeğin ötesinde berisinde birkaç kırışık bırakmış.

İnsanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarısını özleyip,
üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek
arzusuyla kucaklaşıyor, birbirinden ayrı hiçbir şey yapmak istemeyerek,
açlıktan ve işsizlikten ölüp gidiyorlarmış. Yarılardan biri ölünce, sağ kalan,
bir başkasını arıyor, ona sarılıyormuş, rasgele sarıldığı bir insan bir erkek
yarısı da olabiliyormuş, dişi yarısı da (ki bugün bir bütün olan bu dişi
yarıya kadın diyoruz). Bu yüzden insan soyu azalıp gidiyormuş. Zeus, hallerine
acımış, bir başka çare bulmuş, ayıp yerlerini önlerine getirmiş, çünkü arkada
olunca, çiftleşerek değil, ağustosböcekleri gibi, toprağa yumurta döküp
çoğalıyorlarmış. Ayıp yerleri öne alınınca, dişi-erkek birleşip çoğalmaya
başlamışlar. Maksadı şu imiş: Çiftleşme erkekle kadın arasında olursa, insan
soyunun çoğalmasını sağlamış olacak, yok eğer erkekle erkek arasında olursa,
arzularına kanarak, başka işlere yönelecekler, yani hayatlarında başka
amaçları olacak. Demek ki insanın kendi benzerine duyduğu sevgi, çok eski bir
zamandan kalmadır, Sevgi, bizim ilk yapımızı yeniden kuruyor, iki varlığı bir
tek varlık haline getiriyor, kısacası insanın yaradılışındaki bir derde deva
oluyor.

Her birimiz bir insanın symbolon’u, tamamlayıcı parçasıyız, pisi
balıkları gibi bir bütünün yarısına benzeriz, onun için de hep tamamlayıcı
parçamızı arar dururuz. Demin Androgynos dediğimiz katışık varlığın bir
parçası olan erkekler, kadınlara düşkündür, bir kadınla yetinmeyen erkeklerin
çoğu da bunlardan gelmedir; erkeklere düşkün, kocalarıyla yetinmeyen kadınlar
da bunlardandır. Fakat bir dişiden kesilme kadınlar, erkeklere hiç yüz
vermezler ve daha çok kadınlara meylederler, seviciler de bunlar arasından
çıkar. Bir erkekten kesilme erkeklere gelince, onlar de erkek yarılarını
ararlar ve çocukken erkek asıllarının parçaları olarak, erkekleri severler;
onlarla düşüp kalkmaktan, kucaklaşmaktan hoşlanırkar. Çocuklar ve delikanlılar
arasında en iyileri bunlardır, çünkü yaradılışlarından erkeklik en çok
onlardadır. Oysa birçokları bunları edepsiz diye ayıplarlar. Yanlış! Çünkü bu
işi edepsizlikten yapmazlar, içlerinde atılganlık, mertlik, erkeklik olduğu
için kendilerine benzeyene bağlanırlar. Bunu ortaya koyan bir olay da şudur:
Yalnız onlar yetiştikleri zaman, tam adam olur ve devlet işlerine girerler.
Olgun çağlarında onlar da erkek çocukları severler ve yaradılışları gereği
evlenmeye, çocuk yapmaya heves etmezler, bu işi sırf adet yerini bulsun diye
yaparlar. Ömür boyunca kendi aralarında bekar yaşamak, bol bol yeter onlara.
Kısacası bu türlü insanlar hep kendi cinsinden olanlara bağlı kalır, erkekleri
sever yalnız.

İnsanların karşısına demin sözünü ettiğim kendi yarısı çıktı mı, ister
erkek çouklara, ister başkalarına düşkün olsun, derin bir dostluk, akrabalık,
sevgi duygusuyla vurulmuşa döner, bir an için bile ondan ayrılmak istemez.
Bütün ömürlerini bir arada geçiren bu insanlar birbirinden ne istediklerini
anlatamazlar size. Kimse diyemez ki, onlar bu kadar coşkunlukla birleştiren
zevk sadece bir cinsel arzu ortaklığıdır. Bu iki candan her birinin aradığı
bambaşka bir şeydir, istediklerini duyar, sezer de anlatamazlar. Onları şimdi
bir yatakta uzanmış olarak düşünün, Hephaistos bütün aletleriyle karşılarına
dikilip soruyor: “Ey insanlar! Birbiriniz için dilediğiniz nedir?” Bu soru
karşısında sevgililer susacak. Hephaistos bir daha soracak: “Şu mu yoksa
candan dilediğiniz; öylesine kaynaşmak, bir tek varlık olmak ki, artık ne
gece, ne gündüz sizi birbirinizden ayıramasın. Eğer bu ise istediğiniz, sizi
bir arada eriteyim ve körükleye körükleye kaynatayım sizi birbirinize. İkiyken
bir olur, ömrünüz boyunca bir tek insan gibi aynı hayatı yaşarsınız. Öldükten
sonra da, öbür tarafta Hades’te iki olacağınıza bir olur, aynı ölümü
paylaşırsınız. Düşünün, bu mudur arzuladığınız? Böyle bir kadere razı
mısınız?” Hangi sevgililer bunu duyar da, hayır der, başka bir şey
isteyebilir? Tersine, bu sözde çoktandır özledikleri bir şey dile gelmiş olur:
Sevdiğine kavuşmak, onda erimek, iki ayrı varlıkken bir tek olmak.”

Özetleyecek olursak Yunan Mitolojisine göre her insanın gerek farklı gerek aynı cinsten en uyumlu ve en mutlu olacağı bir yarısı vardır.Adamlar 5000-6000 sene evvel aşk cinsellik ve eşcinselliğe bir açıklama getirmişler.Bugün aşamadığımız bir çok konuyu bazen mitolojik hikayelere dayanarak bazen de kafalarını kullanarak çözmüşler.

**Platon-Symposion’dan alıntı yaptığım bölümü  http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=601 adresli siteden kopyaladım.Kitap Kabalcı Yayınları Humanitas Yunan ve Latin Klasikleri dizisinden çıkmıştır.İlgilenenlere duyurulur..



image: detail of installation by Bronwyn Lace