2mi3 The Great Mardin’deydi…

Filed under:Kişisel — posted by admin on February 27, 2009 @ 10:51 am

İlgili aramalar: amatör - 2mi3 mardin gezisi -  2mi3 -  mardin -  gezi

Bundan iki-üç hafta önce şirketten Mardin’e gideceğimi söylediklerinde inanasım gelmedi…Hatta o zaman küçük çaplı bir bunalımda olmam (manik depresifin depresif yönü) beni ‘Ne işim var lan benim Mardin’deeeeeee’ diye haykırışlara sürükledi…Derken gün geldi,bileti aldık çantayı toparladık…Bir baktım ki Mardin’e gelmişim…Uçaktan inerken solumda kalan ovanın Yukarı Mezopotamya Ovası olduğunu öğrendiğimde bir anda dünyam değişti…Gelmiş geçmiş bir sürü önemli uygarlığın ayak bastığı,savaştığı,yaşadığı topraklar….Resimlerde gördüğüm ve anlatanlardan dinlediklerimde hiç etkilenmiyordum..Ama gerçekten de zamanın durduğu yermiş Mardin…

UluCamii ve Mezopotamya

Recep Bey karşıladı beni Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden…Arabaya biner binmez,ağabey kardeş gibi olduk..Başladık muhabbete…Bana bir tepe gösterdi,’Bak asıl Mardin orası’ dedi bana…Yaklaştıkça heyecanlanmaya başladım..Efsanelerdeki bir şehir gibi gözüküyordu…Neyse nihayet geldik asıl Mardin’e….İlk durağımız Mardin Müzesi’ydi…Yapmayı düşündüğümüz Aydınlatma Tasarımı ile ilgili ölçümleri almadan önce müze müdürü ile tanıştım…Çayımı içerken içeri bir kız girdi…Tanıştık ve bana kalbimi durduracak bir soru sordu…’Siz arkeolog musunuz? ‘ …Kalbimi tuttum,bir ah çektim içten..Dedim ben 12 yaşımdan beri arkeoloji ile ilgilenmek istiyorum ama elektrik mühendisi oldum…Kendisi de tarihçi olmak istiyormuş ama haritacı olmuş..Ülkemizin mükemmel eğitim sistemi mağduru iki insan karşı karşıya…

Müzenin ölçümlerini aldıktan sonra,içerisini dolaşmak istedim…Gördüğüm küçük zeus heykeli ve pan heykeli beni benden aldı..Zaten Antik Yunan Çağı’na ilişkin tek eser bu heykellerdi…Geri kalanlar diğer uygarlıklara ait eserlerdi…Müzeden çıktıktan sonra Recep Bey Mardin’de yürüyerek gezmeyi önerdi,seve seve kabul ettim..Belki bir daha kolay kolay gidemeyeceğim bir şehirde,doya doya gezmek,yürümek beni çok mutlu edecekti…Ulu Camii,Şehitzade Camii,tarihi konaklar (hani şu ağaların yaşadıkları),eski kiliseler,çarşılar…Hepsini dolaştık..Şahmaran Ustası Hasan Özcan ile tanıştım…Bakır tepsilere şahmaran işliyor,cam üstüne şahmaran boyuyor…Dükkanı ise eskiden sultanların çarşıda gezerken dinlendikleri yer…

Sahmeran

Bütün ölçümler bittikten sonra,Recep Bey sağolsun,programda olmamasına rağmen beni 5.yüzyıldan kalma Süryani Manastırı DeyrulZafaran’a götürdü…Burası daha da eskiden güneşe tapanların tapınağıymış,sonradan süryani manastırı olmuş..Ama muazzam bir yer…Resimlerde gördüğüm de hiç etki yaratmamıştı üstümde,ama içinde olunca kendinizi kaptırmamanıza imkan yok..Zaman makinesine binmiş gibi,o çağlara dönüyorsunuz bir anda…

DeyrulZafaran

DeyrulZafaran’da çok farklı ikonalar gördüm..Süryaniler de Ortodoks oldukları için ikona tarzları aynıydı,ama detaysız ve sanat kaygısı içermeden,bez üstlerine çizilmiş olmaları çok farklı ve çok samimi geldi bana…

İkona

Yukarı Mezopotamya Ovası geceleri adeta bir deniz gibi gözüküyor…Demişlerdi de inanmamıştım…Otel odasının camından baktığımda kendimi sanki Bostancı’da yüksek bir yerde oturmuş,BüyükAda,HeybeliAda’yı izliyor,demir atmış gemilere bakıyormuş gibi hissettim…Ovanın ufuk çizgisiyle birleştiği yerde Suriye’nin ışıklarını görmek bana İstanbul’dan 1400küsür kilometre uzakta olduğumu bir kere daha hatırlattı..

Gunes Tapinagi 

DeyrulZafaran’daki Güneş Tapınağı:Doğuya bakan bu pencereden yeni doğan güneşin ilk ışınlarının içeri girmesiyle,güneşe tapan insanlar burada ibadet ederlermiş…

Kuyu

DeyrulZafaran’da bulunan iki kuyudan biri.Buz gibi suyu olurmuş..

Mardin’den dönesim pek gelmedi,en azından bir hafta orada yaşamak istedim..Pazardan alışveriş yapayım,küçük taş bir evde yaşayayım istedim…Ama ertesi gün saat 10:10 uçağıyla geri geldim İstanbul’a…Kısacası hayatımda en kısa ama en etkili turlarımdan birini yaptım,doya doya gezdim Mardin’i bir gün içerisinde…

Cesme

Şehitzade Camii Külliyesi içerisinde bulunan Çeşme.

Mardin’de sordum çocuklara Tayfun Talipoğlu havasıyla…’Yaşınız kaç? ‘ Hepbir ağızdan ‘Sekkkizzzz’ dediler :)

İlyada ve Odysseia’dan bir detay…

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi, Kitap inceleme, Kişisel — posted by admin on February 16, 2009 @ 11:01 am

Homeros

Dünya Edebiyatı’nın en eski ve en önemli eserlerinden biri olan,Antik Yunan yaşam tarzını,inancını ve kültürünü bize aktaran Homeros’un İlyada ve Odysseia’sını ilk defa orjinal haliyle okuyorum.Daha evvel pek çok kez romanlaştırılmış,kısaltılmış olan bu iki önemli eserin orjinal haliyle okunduğunda çok daha farklı hisler yarattığını belirtmeden geçemeyeceğim.

 Mitoloji severlerin bildiği gibi,Odysseus ,İthaka Kralı olmakla beraber,Truva Savaşı’nda son derece önemli bir role sahip olup,savaş sonrasında yaptığı yolculuğu ayrı bir destan olmuş,önemli bir şahsiyettir.Yunan Mitolojisi’nde Odysseus’un ,Poseidon’un oğlu olan Kiklop Polyphemos’un elinden kaçışının farklı bir öyküsü vardır.Polyphemos kör edildikten sonra,Odysseus’un sağ kalan askerleri kendilerini ,orada bulunmakta olan koyunların karın kısmına bağlarlar.Odysseus ise bir koçun karın kısmına bağlar kendisini.Bunun sebebinden bahsetmezler mitoloji kitaplarında  pek.İnsanın okudukça mantık yürütmesi gerekir.Ben ilk okuduğum da ‘Odysseus kral olduğu için ve askerlerinin onu takip edebilmesi gerektiği için,o karambol esnasında farkedilsin diye kendini koça bağladı’ diye düşünmüştüm.Fakat Homeros’un bu destanı yazarken düşündüğü başka birşey olmuş olabilir.

 Can Yayınları’ndan çıkmış olan Azra Erhat’ın çevirdiği İlyada’nın 123 ve 124. sayfalarında 196-197-198. satırlara denk gelen bölümde Priamos şöyle demektedir,Odysseus hakkında bilgi alırken Helena’dan….

”Bırakmış silahlarını erleri besleyen toprağın üstüne,

erler arasında yürüyor bir koç gibi.

Sütbeyaz bir koyun sürüsü içinde gidip gelen

bol yünlü bir koça benzetiyorum ben onu.”

 

Priamos,Odysseus’u orduların karşılaşması sırasında gördüğünde bu şekilde benzetir.

Gelelim konumuza,İlyada destanı Odysseia’dan öncesini anlatır.İlyada Truva Savaşı’nın,Odysseia Odysseus’un eve dönüşünün öyküsüdür.Acaba Homeros İlyada’yı hazırladığı sırada Odysseus ile ilgili yaptığı bu benzetmeyi çok hoş bulup,Odysseia’da da işlemek mi istedi?Yoksa önce Odysseia’yı hazırladı ardından İlyada’yı yazarken  dinleyicilere bir sinyal mi vermek  istedi? Ya da Truva Savaşı sırasında Priamos gerçekten de böyle bir benzetmede bulundu,Homeros’ta hoşuna giden bu benzetmeyi Odysseia’nın bir bölümünde kurgulamak mı istedi?

14,02,09 tarihinde vapurda okurken farkettiğim bir anektod.

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-)Homeros,İlyada,Çev.Azra Erhat,Can Yayınları,İstanbul,24.Basım 2008

2-)Homeros,Odysseia,Çev.Azra Erhat,Can Yayınları,İstanbul,21.Basım 2008



image: detail of installation by Bronwyn Lace