Eski-Yeni-Eski-Yeni-Eski-Yeni

Filed under:Kişisel — posted by admin on April 21, 2008 @ 12:10 am

Eskiden, Eskinin Eskisiyle aynı ortamda olmamasını isteyen Yeniye, Eskisi  kızardı…Eskinin Yenisi ,Eskiyi kıskanır her zaman..Ama Yeni Eskiyi niye kıskanır bunun sebebi hiç bilinmezdi.Eski olmuş bitmiş gitmiş birşeyi , Yeni olan niye kıskanır.Meğer Eski de Yeniyi görünce içi cız edermiş.Bunu eskidikten sonra eskimiş olduğunu yeni anlayan Eski anlar ancak.Ama Yeni eskimedikçe Eskinin Eskisiyle aynı yerde olmasını istememesinin nedenini birtürlü bilmez sadece istemez.Eski olduğunun farkına varan Eski,Eskisini Yenisiyle gördüğü zaman dışa vurmasada içten içten bir saniyede olsa kendini bir yer.O zamanın Yenisi şimdinin Eskisi,Eskinin ne hissettiğini artık daha iyi bildiği için Yenisinin Eskisiyle aynı yerde olmasını hiç ama hiç istemez.Ama bunu kendi Yenisine bir türlü açıklayamaz.Eskidi o ne uzatıyosun der o zamanın Yenisi şimdinin Eskisine.Eski ile Yeni hep böyle karışır durur.Yeni olan bile yeni olduğunun farkına vardığında anlar bazı şeyleri.Ama anladığında eskimiş olma riski de çok yüksektir.İşte böyle yeni eski girer birbirine her seferinde.Bunu ne eskimeyen anlar ne yenilenmeyen. 

Judas Hain Değil!!

Filed under:Kişisel — posted by admin on April 7, 2008 @ 3:20 pm

judas-iscariot_wa.jpgYıllarca dayattılar Judas haindir diye ama değil…Dostluğun ve fedakarlığın en büyük simgesi olacak yerde düşman ettiler adamı insanlığa…O aslında en iyi arkadaşının isteğini yerine getirdi..Zaten okuyup düşünürsek İsa’nın son yemek sırasında aslında Judas’tan kendisini ele vermesini istediği anlamını da çıkarabiliriz.Tabii ‘Judas sen beni ele vereceksin’ dediğinde orda geleceği gördü ve ihanete uğradı anlamı da çıkabiliyor.Zaten Judas önce itiraz ediyor,böyle birşey yapmayacağını söylüyor.Ne oldu da gitti ele verdi peki…İnsan sonuçta düşünür,bu adam benim onu ele vereceğimi söylemişti benim bunu yapmamam lazım diye…

Jesus Christ Superstar’ı izlediğiniz zaman Judas’ın hain olduğunu düşünebilirsiniz ama şarkı sözlerinde devamlı O’nu kolladığını ve uyarılarda bulunduğunu da farketmeden geçemezsiniz.Tamam bu bir insanın yönettiği müzikal,yazan kendi düşüncelerini katmıştır araya illa ki..Ama sonuçta İncil’de öğrencilerin gördüğü ve duyduğunu insanlığa aktaran kitap değil mi…Ama insanlık herşeyi mucizelere yönlendirmeye bayılır ve tabii kötü sonuca sebep olana düşünmeden b.k atmayada…İnançlılar bana kızacak bu yazıyı okuduğunda,bu fikrimi aileme açıkladığımda da büyük tepki vermişlerdi…Ama  benim düşüncem bu…Sonuçta İsa öldürülmeseydi,gelmesinin bir amacı olmayacaktı…Hee eğer öldürülmeseydi ne olurdu?Kazancakis bunu ‘Günaha son çağrı’ da çok güzel açıklıyor…’The Last Temptation of Jesus Christ’ bu kitabın film uyarlamasıdır bu arada…Hristiyanlar bu tarz film ve kitapları sevmezler….Ama en azından benim at gözlüklerimi çıkarmamı ve düşünmemi sağladı…Judas hain değil…

Too much heaven on their minds….

Yıpranmak,yıpratmak,yıpratılmak : İstanbul’dan genele…

Filed under:Kişisel — posted by admin on April 1, 2008 @ 6:44 pm

2mi3-negatif.JPG   

  İstanbul’da yaşanmaz artık dedik…Yaptık planları programları,gidiyoruz yurtdışına…Peki suç bizde mi , İstanbul’da mı…?

Yıprattık kendimizi burada tutunabilmek için..Çok çalıştık,akıl sağlığımızı kaybetmeye başladık.Bünyeye vurdu bu rahatsızlık çoğunda…Yıprandık,yıprandık,yıprandık….

Peki bugün çevremize baktığımızda çok mükemmel mi görüyoruz bu şehri.Hani eskiden taşı toprağı altın dedikleri yeri…O da yıpranmamış mı hiç? Bizi barındırmak için yeniliklere,yeni isteklere ayak uydurmak için yıpratmamış mı kendisini.Dili olsa da konuşsa…Neler anlatacak kimbilir…Yoksa biz mi yıprattık onu da kendimizle beraber (ki bana kalırsa öyle)…E o zaman yıpratıp,bozup terketmek haksızlık olmaz mı?Gidip de geri dönmemek saf bir kızdan faydalanıp yollamaya benzemez mi? İstanbul’da kızlık mı kaldı be diyeceksiniz içinizden…Ferdi filmlerindeki gibi ‘Çok çalışıp,güçlenip sana geri dönücem’ demek daha doğru değil mi?Ama bu seferde ya o satarsa bizi…Ya kabul etmezse bizi…

Birbirini çok seven iki sevgili düşünün.Birbirleri için didiniyorlar,fedakarlıklar yapıyorlar.Ama gün geliyor ve ayrılıyorlar.Yaşadıkları güzel anlar olmuştur illa ki ,onlar kalıyor hatıra…Ama kendilerine bir baktıklarında birçok şeyden vazgeçtiklerini,ayaklarına gelmiş belki de hayatlarını değiştirecek fırsatları,birbirleri için geri ittiklerini görüyorlar…Aynı böyle insanlık ile İstanbul’un hikayesi..Birbirleri için yıpranan ve sonunda ayrılan iki sevgili…

Tanrı mı? O sevgiliden çoktan ayrıldı insanlık ama haberleri yok.Terkedilmiş ve kapısında yalvaranlar gibi çoğu kişi…Kutsal kitaplarda bile yazıyor terk edilişimizi,cennetten kovulmamızı.Daha fazla cümleye gerek var mı bu konuda?

İdeallerimiz var.Birşeyler yapmak , çok para kazanmak,paramızla itibar kazanmak peşindeyiz.Bunu kabul etmez çoğu kişi ama bu yatıyor bilinçaltında.Düşünüyorum eskiden insanlar kendilerini geliştirmek için eğitim alırlarmış,filozoflardan,bilginlerden.Şimdi ise ‘Doktor ol da çok parayla oyna’ diyorlar.

İstanbul’u yıprattık,kendimizi yıprattık ama birbirimizi yıpratmaktan da geri kalmadık.Böyle gider zaten.

Değişiyorum günden güne.Farklı bir hal alıyorum.4 sene evvel ile alakam yok.Dünden bile farklıyım belki de.Standartlara uymayan o aykırı çocuk içimden kolay kolay çıkmıyor artık.Eskiden içeri girmezdi oysa…Ama gene de bir mesaj,bir kelime yetiyor dışarı çıkmasına…Keşke eski devamlılığını sürdürse.Kafayı çizdiğim dönem mi iyiydim,yoksa kafayı yeni mi çizdim.Erasmus’un ‘Deliliğe Övgü’ de dediği gibi : Onlar akıllıysa eğer deli kim oluyor…

Soul Driver

Filed under:Kişisel, Kısa Öykü — posted by admin on March 17, 2008 @ 7:52 pm

2929black-horse-and-beach-posters.jpg 

Ne zaman Bruce Springsteen-Soul Driver dinlesem,kafamda şu hikaye canlanıyor….

”…Gözleri siyah bir kumaş parçasıyla kapatılmış adam hızlı ve bilinçsiz bir şekilde yeşillikler üzerinde atıyla ilerliyordu…Arada atının boynuna doğru uzanıyor ve sonrasında doğrulup rüzgarı yüzünde hissediyordu…Sonsuzluğa taşıyacaktı siyah at onu…Yıllarca bakmıştı ona,hiçbir ağır işte kullanmadı…’Diğerleri bedenimi taşıyor,bu ruhumu taşıyacak” derdi her sorduklarında…Hızlı bir şekilde ilerlerken sahile geldiğini anladı deniz ve yosun kokusundan…5 duyu organının belki de en önemlisi gözdür çoğu insana göre…Ama asıl gözlerimizi kapadığımızda hissederiz birçok şeyi…Denizi daha evvel görmüştü,ama böylesine güzel hissetmemişti hiçbir zaman…Yanında yetecek kadar tütün vardı…Birçoğu böyle temiz bir havada neden tüttürürler ki diye düşünürken o atını yavaşlatıp özenle sardığı sigarasını yaktı…Bir rahatlama ve mutluluk üzerine tüttürmek…

At hızlanıp ormanlara yaklaşırken adam kuş seslerini duydu…60 yaşına kadar duyduğu kuşu görmeye çalışmıştı..Şimdi sadece dinliyordu…O melodi neydi acaba…Aralarında konuşuyorlar mıydı..?.Yoksa şarkı mı söylüyorlardı devamlı…? Neyse ne…Dinlemek en güzeli…

Koklamak ve duymak..Meğer ne güzel duygularmış tek başına kullanıldıklarında…

Ormanın içinden akan dereye geldiğini anlamıştı su seslerinden…Yıllardır köyde bidonlarını doldurduğu çeşmenin kaynağıydı burası…Atı durdurdu ve gözlerini açmadan suya eğildi….İçebildiği kadar içti…Meğer suyun berraklığı tadındaymış…Dudaklarına değdiğinde verdiği his,ağzındaki serinlik tadını bir başka kılıyormuş…

‘60 yaşıma kadar 5 duyumu hep beraber kullanarak yaşadım,körlere acıdım…Oysa her duyunun ayrı ayrı güzellikleri varmış…Hep aynı anda mı kullanmak gerekiyor? ‘ diye düşündü…Sonra aklına annesi geldi…Küçükken çorba kokusunu gözlerini kapatıp içine çekerdi…Bunun bir huy olduğunu düşünmüştü…Belki de bazı şeylerin farkına varmıştı annesi….

Gece olduğunu havanın soğumasından anlamıştı…Yorulmuştu da at üstünde gide gide…Kollarını atın boynuna doladı ve at yavaş yavaş ilerlerken üzerinde biraz kestirmek istedi…Ama o sırada…Yeni birşey farketti….Dokunmanın güzelliği….Atın nefes alışını,kanının akışını,kalbinin atışını dokunuşlarıyla hissetmişti…Siyah kürkünün parlaklığını bile hissedebiliyordu ellerinde…Rengini bile…Etkilenmişti…Canlıyı görmeden ama dokunarak algılayabildiği için…

At eve doğru yaklaştı ve çiftliğin önünde durdu…Artık üstünden inebileceğini belirtir şekilde bir ses çıkardı…Adam gözlerini açtı ve tekrar 5 duyusuyla birlikte yaşamaya başladı…Önce tüten bacayı gördü,ardından bacadan gelen kokuyu aldı,evden gelen sesleri işitti ..Eve girip masaya oturdu ve yemeğini yedi…

Zannettiler ki….

”Siyah at görevini tamamlamıştı…Bütün gün boyunca adamı taşıdı ama ağırlığını hiç hissetmedi üstünde…Ruhunu taşıdı,gezdirdi ve 60 yaşında da olsa güzelliklerin farkına varmasını sağladı…”

Fakat….

”Adam akşam yatağına uzandığında ölmeye hazırdı…Gözlerini kapadı ve anın gelmesini bekledi…Bembeyaz bir ışık olarak geldi ölüm…Yüzü gülüyordu…Sabah ailesi uyanıp,durumu farkettiklerinde hüngür hüngür ağlamaya başladılar….Oğlu evde durmaya dayanamayıp çiftliğe doğru yürüdü…Gözü babasının en sevdiği siyah atı aradı…Ama yoktu,bir anda kaybolmuştu…Babasının ölümünden dolayı o an pek birşey düşünemedi…Ama daha sonra babasının ata neden devamlı ‘Soul Driver’ dediğini anladı…Gülümseyerek gökyüzüne baktı…Uzaklardan ata benzeyen kara bir bulut yaklaşıyordu…Yaklaştı yaklaştı ve çiftliğin üzerinde yağmaya başladı…Gözlerini kapatıp babasının üstüne yağmasına izin verdi…Babasını ve Soul Driver’ı hissetti…Ve hep ruhunu taşıyabilecek bir at bekledi…”

Belki zamanı yoktur insanın gitmek için…Ruhunu taşıyabileceği birşey bulduğu an gidecektir dünyadan..Belki 90 yaşında bulacak…Belki de doğar doğmaz…

Mississippi’den Gelen Rüzgar…

Filed under:Anı, Kişisel — posted by admin on March 9, 2008 @ 2:18 pm

mississippi-grandrapids1.jpg…Ve baş dönmesinin en güzelini şarap ile yaşamadığını anlamıştı 2mi3….O akşam eve doğru yürürken gözleri  kamaşıyor,yapacağını unutuyor,dinlediği şarkıyı bitirmeden başkasına geçiyordu…Bir garipti kafasının içindekiler…Şarabı çok severdi…Ama onun yaptığı yapay bir baş dönmesiydi…Bu doğaldı ve çok çok güzeldi…Mississippi’den gelen bir rüzgar mı onu bu hale getirmişti acaba ?..Bu rüzgar kanındaki farklı kültürlerin kusursuz bir şekilde birleşmesine neden olmuş ve adeta yeniden doğmasını sağlamıştı..Heyecanlandırıyordu ve kalbi hızlı hızlı atıyordu her estiğinde ..Ve bu da o mükemmel baş dönmesinin sebebiydi…Ahh hiç durmasın dönsün böyle devamlı,rahatsız etmiyor aksine yeniliyor tüm hücreleri…O gece eve geldiğinde -aşırı kafein yüklemesine rağmen-çok rahat bir uyku çekti 2mi3..Belirgin rüyalar gördü,yeni umutlarla uyandı…Hayallerine hayaller eklendi…

Geçenlerde kendisine ‘Hayat Güzeldir’ diye dini bir nutuk çeken çocuğa çok kızmıştı…Hayat güzeldi gerçekten ama bunu dini sebeplere bağlamak çirkinleştiriyordu..Böyle düşünüyordu 2mi3…Ve o akşam ‘Ya Tanrı varsa o zaman .ıçtık’ diye konuşulduktan sonra şu geldi aklına…En güzeli en insancıl şekilde yaşamak….

Bu arada sizi hangi Shakespeare attı bu limanlara Madame Mississippi Queen :)

Dodge Challenger ve Manik Depresif….

Filed under:Kişisel — posted by admin on March 5, 2008 @ 6:36 pm

dodge-challenger.bmp

Ah Dodge Challenger…Her türlü duyguyu taşıyabilen mükemmel varlık…İnsana içinde olduğu modu en iyi şekilde yaşatacağına inandığım araba…İster depresif ister korku dolu ol ya da sevgi kelebeği ol…İçinde olsam ve sürsem kimsenin olmadığı bir orman yolunda ya da sahil kasabasında…Durumuma göre de bir müzik koysam…En kötü halimi bile doya doya yaşarım onu sürerken…’Vanishing Point’in oscar hakkeden cansız oyuncusu..Dodge Challenger..İçine hiç oturmadım,gerçeğini bile görmedim yakından..Ama inanıyorum bana iyi veya kötü modumun en mükemmelini yaşatacak….Dilini bilmediğim ülkelerde gezicem onunla…Arabanın içinde sigara serbest ama başkasının binmesi yasak …Tek başıma olacağım içinde…Radyo veya kasetçalar , ve ben….Siyah bir Dodge Challenger…

Hani rüyanda hayatında hiç görmediğin bir kız görürsün..Onla beraber olursun,aşık olursun…Sabah uyandığında keşke böyle biri olsa dersin ve sonrasında acaba var mı böyle biri diye şüpheye düşersin…Hiç araba sevdam olmamasına rağmen Dodge Challenger böyle birşey benim için…Sokağa çıkarlar da ‘off şu arabaya bak,offf Camaro geçti” falan derler ya..Yok yok olmadı böyle zevklerim..Ayağımın yerden kesilmesi için belediye otobüsü de yeterli..Ama Dodge başka birşey…Araba olarak değil Mesih’le başbaşa sohbete çıkmak gibi birşey…(Olsa gerek)…Düşünüyorum da bazen böyle birşeye hiç bir zaman sahip olamayacağım…He diyecekler çalış kazan olur…Evet olur 45imde 5omde..Şu 5 sene içinde lazım bana ..Çoğu hayalimde öyle değil mi zaten…E o zaman ne gerek var uğraşmaya diye düşünüyorum…Belki bir yerde çalışsam hayallerim için gereken miktarı 40 sene de ,mezun olduktan sonra çalışırsam 20 sene de toplayacağım..Bu da en büyük yalan zaten…Siemens 2500 ytlye başlatıyormuş diye hayallere dalsın millet..Yok öyle birşey…İnsan en ufak hayalini bile gerçekleştiremeyecekse ne diye tutunmaya çalışıyor…Büyük oynayamadıktan sonra  varlığını devam ettirmek,aile kurmak …Boş bana göre….Dünya’yı dolaşmak,bahçesi olan bir evde oturmak köpeklerimle birlikte ve Dodge Challenger’ıma binerek gözden kaybolmak…Yaa bir arabadan  yola çıkıp nerelere geldik…Mesihim olacak diyordum beni daldırdığı düşüncelere bak….Gerekirse Şeytan bile olabiliyor demek…Öyle mükemmel bir varlık…Ya başlamadan bitireceksin,başlarsan da sürdüreceksin…

İtalya….Gelicem sana birgün…Ama öğrenci ama mühendis ama garson olarak…En azından hayalimin %1lik kısmını tamamlamış olacağım böylece…Belki araba çöplüğünden bulurum bir Dodge..Kendim toplarım onu…Ve sonra vınnn….Ne oldu bu adam ya diyecekler…Silinme noktasına doğru sürüyor diyecek beni yakından tanıyan biri…

Hem optimist hem pesimist…Manik Depresif…

Ne İsterler Bu John Ve Johnnyler’den…

Filed under:Kişisel — posted by admin on March 4, 2008 @ 12:50 am

 john.JPGKafama takıldı ve kuruyorum…

Bundan yıllar önce Chuck çıktı elinde gitarı Johnny B. Goode diye bağırıyor ,şarkı söylüyor…Sonra Bowie ‘John,I’m only dancing’ diye söylendi durdu…Sonic Youth aldı eline gitarı yıllar sonra..Başladılar onlar da ‘Hey Joni put it all behind you ,Hey Joni now I’ve put it all behind me too ”…Daha böyle bir sürü örnek var …’Hey Coni İndir Doni’ geyiğini de unutmamak lazım,az beynimiz yanmadı her duyduğumuzda….Peki kimdir bu John,Johnny veya Coni….Şarkılarda hep Johnny’ye bir dert yanmalar olsun,Johnny’yi övmeler falan….Aklıma ilk John The Baptiste  (Vaftizci Yahya) geldi…Kafamda bir bağ kurdum O ve şarkılar arasında…Tamam dindar biri değilim ama din tarihini iyi bilirim…Vaftizci Yahya, insanları vaftiz ederek ruhları arındırdığına inanılan,İsa’nın akrabası ve Hristiyanlık için önemli biridir…Hatta kafatası ve el kemiğini Topkapı Sarayı’nda görebilirsiniz…Neyse önemli olan adamın işlevi…Tabii bu durumda bizim ‘indir doni’ esprimiz ile vaftizci arasında yakından uzaktan bir alaka yok…:)

Acaba diyorum…Bu şarkılar yazılırken,yazan kişi birşekilde vaftizci ile mi konuşuyor…Onu arındırması için mi övüyor ya da arındırıyorsun da ne oluyor gibisinden bir feryat mı ediyor…Yaa büyük ihtimalle böyle bir olay yoktur ama nedense aklıma o geldi…Ve bu şekilde düşünerek şarkıları dinlediğim de çok daha ilginç geldi…Özellikle ‘Sonic Youth-Hey Joni’ de ki şu bölüm:

Tell me Joni, am I right by you?
Tell me how yr gonna lose this hard luck?
Hey Joni, when will all these dreams come true?
You’d better find a way
to climb down off that truck

Bilemiyorum açıkçası….Sanmıyorum da olacağını….

Ama ben Theodore’u yerim..:)

Filed under:Anı, Kişisel, film inceleme — posted by admin on February 24, 2008 @ 1:53 am

th.JPGAlvin ,Simon ve Theodore…Eskiden çizgi filmi vardı..3 tane fırlama sincabın öyküsü,rockstar olmaları falan:) İlkokuldayken Simon olmayı tercih ederdim,akıllıydı ya o ,bilimsincabıydı…Bugün okulda filmini izledik..Açıkçası güzel olacağını düşünmüyordum..Ama ama ama daha film başlar başlamaz ‘Bad Day’ çalmaya başladı ve orada kilitlendim…Sincap sesinden ilk defa dinliyordum ve onu gerçek bir şarkı olarak algılamaya başladım…’Aaa evet bunu Alvin Simon ve Theodore coverlamış’…diye geçti içimden bir anda…

Çocukluğuma döndüm izlerken,hissediyordum bunu…Yanımda oturan İsmail Hocam ve diğer arkadaşların da aynı şekilde izlediklerini görünce daha da bir keyif almaya başladım…

Ve o sırada  hissetmeye başladım..O kendimden utanmama neden olan duygusallık çöktü üstüme gene…Hayır gözlerim dolmamalı…Nasıl gizliycem…Ya niye böyle oluyor,animasyon bu niye duygulanıyorum…Hayır Theodore hayır ..Öyle bakma…Ne ne ne…Kabus gördün,yanında mı yatmak istiyorsun…Ama seni yerim ben yaaa..Yok o değil,yaşayan veya yaşamayan en zengin insan bile sahip olamaz ki böyle bir varlığa…Varlık derken…Yokluk mu demeliydim…?!

Alvin and the Chipmunks…Mutlaka izleyin..ya da soundtrackini dinleyin…Mutlaka :)

Pazar Günü Gezisi ve Deniz Müzesi

Filed under:Anı, Kişisel — posted by admin on February 18, 2008 @ 3:29 pm

17 Şubat…Pazar günü…Dışarda kar var,evde internet yok…Deliriyorum haliyle…Ne yapsam,ne yapsam..Dedim gideyim Kız Kulesi ve Galata Kulesi resimleri çekeyim…Aydınlatma projesi aldım ya hem tarihsel hem sanatsal…Ünlü olacağım ben :) Neyse…Başlamak lazım biryerden tabii..Beşiktaş’a kadar yürüdüm..Deniz Müzesi’ni gördüm..Hep görüyordum da hiç girmemiştim..E ayıp tabii 24 yıllık İstanbullu 2mi3,ayıp etmiş buraya girmemekle…Kapısında bir yazı..Saltanat Kayıkları Sergisi…Giriş ücreti Öğrenci : 1 ytl….Daha ne olsun…Hemen başladım ana binadan…Meğer bu ülkenin kökleri deniz üzerine ne kadar da ilgiliymiş, ve dolayısıyla gelişmiş…Tabii bir aydınlatma tasarımcısı olarak (daha olmadım olacağım) müze içi eserlerin aydınlatmasını beğenmedim…Gemi maketleri ve tablolar güzel ama göze hitap etmiyordu…Edemiyordu…Kafamdan geçti tabii ilerde buraya para talebinde bulunmadan bir proje çizerim :) Neyse o binadan çıktım bir yandakine girdim..İşte orda 6-7 metrelik 20-25 tane kayığın içinde kayboldum…Hepsi gerçek,hepsi zamanında kullanılmış..Atatürk’ün bindiği sandaldan tutun da Abdülaziz’in kayığına kadar…Kimisinin içine mankenler koymuşlar,giydirmişler dönem kıyafetlerini….Alayının gemi başları mükemmel bir incelikle tasarlanmış…Tabii Aydınlatma yok gene :)  Ama buraya da bir proje çizerim ilerde….İçeride ayrıca Bizanslıların yani dedelerimin Haliç’in ağzını kapatmak için koydukları zinciri de gördüm…..Ama o saltanat kayıkları..Herkes gidip görmeli,1 ytl zaten…Onları görün ve şu an yaşadıklarımızla bir karşılaştırın…Adamlar nelerle uğraşıyorlarmış biz nelerle uğraşıyoruz….Unutmadan…Gemilerin,kayıkların alayının yanında açıklamaları vardı,Türkçe İngilizce….İngilizce’de gemiye ‘She’ dediklerini gördüm çok hoşuma gitti..Onları birer kız olarak görüyorlar…Gerçekten de kız gibiler duruşları ve görüntüleriyle dönemlerinin en güzel kızları….

Oradan çıktım bastım gittim Ortaköy’e….Kahve içerken okuduğum dize çok hoşuma gitti…Sunay Akın’ın Kız Kulesi’ne bakış açısı….İstanbulu bir anne ve  kız kulesini bir biberon olarak belirtmiş,soğusun diye soğuk suda bekletilen…..

Bilgisayar laboratuarındaki memur okulun tatil edildiğini belirtti..Y.T.Ü işte…derse girdik çıktık okul tatil edildi…Yazıma ara vermiyorum burada sonlandırıyorum ki görsün millet bazı saçmalıkları :)

Fahişeden Sokrates Doğurtma Yöntemi

Filed under:Kişisel, Kısa Öykü — posted by admin on February 15, 2008 @ 7:52 pm

‘…İlk kez mi yapacaksın?Peki kız arkadaşın yok mu?Buraya ya umudu olmayanlar ya da doyumsuzlar gelir.”

Fahişe bu sözleri söylediğinde çocuk düşünmeye başladı.Umutsuz değildi,ama doyumsuz da değildi.Daha evvel yapmadığı birşey için nasıl istek duyabilirdi ki.”İçgüdü….Kediler,köpekler gibi…Peki ben neden burdayım.Ah evet,milli olmak,çevremde kademe atlamak…Yapınca değerli oluyorsun.Herkes başına toplanıyor.Kızlar bile…Merak ediyorlar…Nasıl birşeydi acaba…Onların işi de zor..Sahibini bekleyen ve mühürlü varlıklardı çoğu…Ama ya içgüdü.Peki bu ‘ne derler’ baskısı içgüdüden daha mı kuvvetli.Böyle böyle durdurdular insanlar kendilerini.Ve cinsellik bir beceri,bir lüks ve bazen bir vahşet haline geldi…Belki de herkesin bir hakkı vardı…Ama erken ama geç…Sabretseler kilit-anahtar uyumunda bedenlerini bulacaklardı.Ama ya toplum bunu engelledi,ya da insanlar acaba bu mu diyerek deneme-yanılma yoluna gittiler…”

 Çocuk bunları düşündükten sonra fahişenin yüzüne baktı ve teşekkür etti.Odayı terk ettiğinde kapıda bekleyen eniştesinin göğsü gururdan kabarmıştı.Çocuk hiç birşey söylemedi…Ya bazı şeylerin farkına vardı ya da tepki alır diye çekindi…Orasını bilemiyoruz….Ama fahişenin birkaç sorusu çocuğun bunları düşünmesine neden oldu..Tıpkı Sokrates’in doğurtma yöntemi (*) gibi..

(*) Doğurtma yöntemi:Sokrates felsefesine göre bilgi ve düşünceler doğuştan insanın içindedir.Kendisi varlığının farkına bile varmaz.Ama uygun sorularla o bilgiler ve düşünceler ortaya çıkarılabilir.)


next page


image: detail of installation by Bronwyn Lace