Ne İsterler Bu John Ve Johnnyler’den…

Filed under:Kişisel — posted by admin on March 4, 2008 @ 12:50 am

 john.JPGKafama takıldı ve kuruyorum…

Bundan yıllar önce Chuck çıktı elinde gitarı Johnny B. Goode diye bağırıyor ,şarkı söylüyor…Sonra Bowie ‘John,I’m only dancing’ diye söylendi durdu…Sonic Youth aldı eline gitarı yıllar sonra..Başladılar onlar da ‘Hey Joni put it all behind you ,Hey Joni now I’ve put it all behind me too ”…Daha böyle bir sürü örnek var …’Hey Coni İndir Doni’ geyiğini de unutmamak lazım,az beynimiz yanmadı her duyduğumuzda….Peki kimdir bu John,Johnny veya Coni….Şarkılarda hep Johnny’ye bir dert yanmalar olsun,Johnny’yi övmeler falan….Aklıma ilk John The Baptiste  (Vaftizci Yahya) geldi…Kafamda bir bağ kurdum O ve şarkılar arasında…Tamam dindar biri değilim ama din tarihini iyi bilirim…Vaftizci Yahya, insanları vaftiz ederek ruhları arındırdığına inanılan,İsa’nın akrabası ve Hristiyanlık için önemli biridir…Hatta kafatası ve el kemiğini Topkapı Sarayı’nda görebilirsiniz…Neyse önemli olan adamın işlevi…Tabii bu durumda bizim ‘indir doni’ esprimiz ile vaftizci arasında yakından uzaktan bir alaka yok…:)

Acaba diyorum…Bu şarkılar yazılırken,yazan kişi birşekilde vaftizci ile mi konuşuyor…Onu arındırması için mi övüyor ya da arındırıyorsun da ne oluyor gibisinden bir feryat mı ediyor…Yaa büyük ihtimalle böyle bir olay yoktur ama nedense aklıma o geldi…Ve bu şekilde düşünerek şarkıları dinlediğim de çok daha ilginç geldi…Özellikle ‘Sonic Youth-Hey Joni’ de ki şu bölüm:

Tell me Joni, am I right by you?
Tell me how yr gonna lose this hard luck?
Hey Joni, when will all these dreams come true?
You’d better find a way
to climb down off that truck

Bilemiyorum açıkçası….Sanmıyorum da olacağını….

Symposion’dan Aşk,Cinsellik ve Eşcinsellik Üzerine Bir Alıntı…

Filed under:Mitoloji, kitap inceleme — posted by admin on March 1, 2008 @ 1:57 am

Geçenlerde bir arkadaşım bana birisinin gay olduğunu söylediğinde pek şaşırmadım .Kimseyi cinsel tercihine göre yargılamamak lazım.Eşcinselliğin bir rahatsızlık mı bir seçim mi olduğunu düşündüğüm günlerde şöyle bir teoride bulundum.Eğer Tanrı ve Reenkarnasyon kavramları varsa eşcinsellik bir bedene farklı cinsten bir ruhun girmesiyle oluşur.Erkek doğan bir bebeğe kadın ruhunun denk gelmesi gibi.Tabii Tanrı kavramı işin içine girince bu sefer de kader,günah gibi kavramlar beraberinde geliyor.

Şu an Platon’un Symposion isimli kitabını okuyorum.İlk başlarda sıkıcı başlayan kitap,ortalarında beni zaten hayranı olduğum Antik Yunan kültürüne iyice bağladı.Bundan yaklaşık 2500 yıl evvel yazılmış bu kitapta bakın aşk, cinsellik ve eşcinselliğe nasıl değiniyor:

”İnsan aslında neydi, ne oldu, önce bunu bilmemiz gerek. Çünkü insan,
her zaman bugünkü gibi değil, bir başka türlüydü. İnsan soyu ilkin üç çeşitti.
Şimdiki gibi erkek, dişi diye ikiye ayrılmıyordu, her ikisini içine alan bir
üçüncü çeşit daha vardı. Bu çeşidin kendi kayboldu, sadece adı kaldı:
Androgynos denilen bu çeşidin adı gibi biçimi de hem erkek, hem dişiydi; bugün
sözü edilmesi bile ayıp sayılır. İşte bu insanlar yuvarlak sırtları ve
böğürleriyle tostoparlak bir şeydiler. Her birinin dört eli, bir o kadar da
bacağı vardı. Yusyuvarlak bir boyun üzerinde birbirine tıpatıp eşit, ama ters
yöne bakan iki yüzlü bir tek kafa, dört kulak; edep yerleri ve herşeyleri de
ona göre hep ikişer. Yürürken istedikleri öne doğru, bizim gibi, düpedüz adım
atabilir, koşmak istedikleri zaman da, tepetaklak, havaya fırlayan
bacaklarıyla bir tekerlek olur, sekiz kola, bacağa birden dayandıkları için,
döne döne uçar giderlerdi. Peki ama, neden insanlar üç çeşitti, neden dediğim
gibiydiler? Çünkü erkek, aslında güneşten gelmeydi, dişi bu dünyadan, ikisini
birleştiren cins de aydan; ay hem güneş, hem de dünyaya bağlı ya. Toparlak
olmaları, döne döne gitmeleri de bu gezegenlere çektikleri içindir, Homeros’un
anlattığı Ephialtes ile Otos, bu cins insanlar olacak. Hani göğe
tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltenmişler.

Bunun üzerine Zeus ve öbür tanrılar görüşmüş, konuşmuşlar, ne
yapacaklarını pek bilememişler. Bir yandan insanları yok etmek, devler gibi
soylarını yıldırımla yakıp, kül etmek istemiyorlarmış (çünkü o zaman
insanların kendilerine sundukları kurbanlar bitermiş), öte yandan da
küstahlığın bu derecesine göz yumamazlardı. Zeus uzun uzun düşündükten sonra,
“Galiba bir çare buldum,” der, “insanlar hem kalsın, hem de kuvvetten düşüp
hadlerini bilsinler. İkiye böleceğim onları, böylece hem zayıf düşecekler, hem
de sayıları artıp, bizim için daha faydalı olacaklar. Üstelik iki bacak
üstünde doğru dürüst yürüyecekler. Yine de hadlerini bilmez, uslu
durmazlarsa, yeniden ikiye bölerim, bu kez tek bacak üzerinde zıplaya zıplaya
giderler.”

Böyle der Zeus ve der demez de insanları tutar ikiye böler, tıpkı bir
meyveyi kışa saklamak için ikiye böler gibi, ya da bir yumurtayı ince bir
kılla ortasından keser gibi.

Zeus, kestiği adamların yüzünü boyunlarıyla Apollon’a tersine
çevirtmiş ki, kesilen yerlerini görsünler ve akılları başlarına gelsin.
Yaralarını iyi etmesini de buyurmuş. Apollon da yüzlerini tersine çevirmiş,
derilerini şimdi karın dediğimiz yerde bir kesenin ağzını kapar gibi
birleştirmiş, orta yeri sıkı sıkı büzmüş ve bir tek delik bırakmış. İşte biz
buna, göbek diyoruz. Sonra bakmış buruşuklukları var, onları düzeltmiş,
ayakkabıcıların deriyi yontmak için kullandıkları bıçağa benzer bir araçla
göğüslerine bir biçim vermiş; ama eski hallerini unutmasınlar diye, karnın ve
göbeğin ötesinde berisinde birkaç kırışık bırakmış.

İnsanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarısını özleyip,
üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek
arzusuyla kucaklaşıyor, birbirinden ayrı hiçbir şey yapmak istemeyerek,
açlıktan ve işsizlikten ölüp gidiyorlarmış. Yarılardan biri ölünce, sağ kalan,
bir başkasını arıyor, ona sarılıyormuş, rasgele sarıldığı bir insan bir erkek
yarısı da olabiliyormuş, dişi yarısı da (ki bugün bir bütün olan bu dişi
yarıya kadın diyoruz). Bu yüzden insan soyu azalıp gidiyormuş. Zeus, hallerine
acımış, bir başka çare bulmuş, ayıp yerlerini önlerine getirmiş, çünkü arkada
olunca, çiftleşerek değil, ağustosböcekleri gibi, toprağa yumurta döküp
çoğalıyorlarmış. Ayıp yerleri öne alınınca, dişi-erkek birleşip çoğalmaya
başlamışlar. Maksadı şu imiş: Çiftleşme erkekle kadın arasında olursa, insan
soyunun çoğalmasını sağlamış olacak, yok eğer erkekle erkek arasında olursa,
arzularına kanarak, başka işlere yönelecekler, yani hayatlarında başka
amaçları olacak. Demek ki insanın kendi benzerine duyduğu sevgi, çok eski bir
zamandan kalmadır, Sevgi, bizim ilk yapımızı yeniden kuruyor, iki varlığı bir
tek varlık haline getiriyor, kısacası insanın yaradılışındaki bir derde deva
oluyor.

Her birimiz bir insanın symbolon’u, tamamlayıcı parçasıyız, pisi
balıkları gibi bir bütünün yarısına benzeriz, onun için de hep tamamlayıcı
parçamızı arar dururuz. Demin Androgynos dediğimiz katışık varlığın bir
parçası olan erkekler, kadınlara düşkündür, bir kadınla yetinmeyen erkeklerin
çoğu da bunlardan gelmedir; erkeklere düşkün, kocalarıyla yetinmeyen kadınlar
da bunlardandır. Fakat bir dişiden kesilme kadınlar, erkeklere hiç yüz
vermezler ve daha çok kadınlara meylederler, seviciler de bunlar arasından
çıkar. Bir erkekten kesilme erkeklere gelince, onlar de erkek yarılarını
ararlar ve çocukken erkek asıllarının parçaları olarak, erkekleri severler;
onlarla düşüp kalkmaktan, kucaklaşmaktan hoşlanırkar. Çocuklar ve delikanlılar
arasında en iyileri bunlardır, çünkü yaradılışlarından erkeklik en çok
onlardadır. Oysa birçokları bunları edepsiz diye ayıplarlar. Yanlış! Çünkü bu
işi edepsizlikten yapmazlar, içlerinde atılganlık, mertlik, erkeklik olduğu
için kendilerine benzeyene bağlanırlar. Bunu ortaya koyan bir olay da şudur:
Yalnız onlar yetiştikleri zaman, tam adam olur ve devlet işlerine girerler.
Olgun çağlarında onlar da erkek çocukları severler ve yaradılışları gereği
evlenmeye, çocuk yapmaya heves etmezler, bu işi sırf adet yerini bulsun diye
yaparlar. Ömür boyunca kendi aralarında bekar yaşamak, bol bol yeter onlara.
Kısacası bu türlü insanlar hep kendi cinsinden olanlara bağlı kalır, erkekleri
sever yalnız.

İnsanların karşısına demin sözünü ettiğim kendi yarısı çıktı mı, ister
erkek çouklara, ister başkalarına düşkün olsun, derin bir dostluk, akrabalık,
sevgi duygusuyla vurulmuşa döner, bir an için bile ondan ayrılmak istemez.
Bütün ömürlerini bir arada geçiren bu insanlar birbirinden ne istediklerini
anlatamazlar size. Kimse diyemez ki, onlar bu kadar coşkunlukla birleştiren
zevk sadece bir cinsel arzu ortaklığıdır. Bu iki candan her birinin aradığı
bambaşka bir şeydir, istediklerini duyar, sezer de anlatamazlar. Onları şimdi
bir yatakta uzanmış olarak düşünün, Hephaistos bütün aletleriyle karşılarına
dikilip soruyor: “Ey insanlar! Birbiriniz için dilediğiniz nedir?” Bu soru
karşısında sevgililer susacak. Hephaistos bir daha soracak: “Şu mu yoksa
candan dilediğiniz; öylesine kaynaşmak, bir tek varlık olmak ki, artık ne
gece, ne gündüz sizi birbirinizden ayıramasın. Eğer bu ise istediğiniz, sizi
bir arada eriteyim ve körükleye körükleye kaynatayım sizi birbirinize. İkiyken
bir olur, ömrünüz boyunca bir tek insan gibi aynı hayatı yaşarsınız. Öldükten
sonra da, öbür tarafta Hades’te iki olacağınıza bir olur, aynı ölümü
paylaşırsınız. Düşünün, bu mudur arzuladığınız? Böyle bir kadere razı
mısınız?” Hangi sevgililer bunu duyar da, hayır der, başka bir şey
isteyebilir? Tersine, bu sözde çoktandır özledikleri bir şey dile gelmiş olur:
Sevdiğine kavuşmak, onda erimek, iki ayrı varlıkken bir tek olmak.”

Özetleyecek olursak Yunan Mitolojisine göre her insanın gerek farklı gerek aynı cinsten en uyumlu ve en mutlu olacağı bir yarısı vardır.Adamlar 5000-6000 sene evvel aşk cinsellik ve eşcinselliğe bir açıklama getirmişler.Bugün aşamadığımız bir çok konuyu bazen mitolojik hikayelere dayanarak bazen de kafalarını kullanarak çözmüşler.

**Platon-Symposion’dan alıntı yaptığım bölümü  http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=601 adresli siteden kopyaladım.Kitap Kabalcı Yayınları Humanitas Yunan ve Latin Klasikleri dizisinden çıkmıştır.İlgilenenlere duyurulur..

Ama ben Theodore’u yerim..:)

Filed under:Anı, Kişisel, film inceleme — posted by admin on February 24, 2008 @ 1:53 am

th.JPGAlvin ,Simon ve Theodore…Eskiden çizgi filmi vardı..3 tane fırlama sincabın öyküsü,rockstar olmaları falan:) İlkokuldayken Simon olmayı tercih ederdim,akıllıydı ya o ,bilimsincabıydı…Bugün okulda filmini izledik..Açıkçası güzel olacağını düşünmüyordum..Ama ama ama daha film başlar başlamaz ‘Bad Day’ çalmaya başladı ve orada kilitlendim…Sincap sesinden ilk defa dinliyordum ve onu gerçek bir şarkı olarak algılamaya başladım…’Aaa evet bunu Alvin Simon ve Theodore coverlamış’…diye geçti içimden bir anda…

Çocukluğuma döndüm izlerken,hissediyordum bunu…Yanımda oturan İsmail Hocam ve diğer arkadaşların da aynı şekilde izlediklerini görünce daha da bir keyif almaya başladım…

Ve o sırada  hissetmeye başladım..O kendimden utanmama neden olan duygusallık çöktü üstüme gene…Hayır gözlerim dolmamalı…Nasıl gizliycem…Ya niye böyle oluyor,animasyon bu niye duygulanıyorum…Hayır Theodore hayır ..Öyle bakma…Ne ne ne…Kabus gördün,yanında mı yatmak istiyorsun…Ama seni yerim ben yaaa..Yok o değil,yaşayan veya yaşamayan en zengin insan bile sahip olamaz ki böyle bir varlığa…Varlık derken…Yokluk mu demeliydim…?!

Alvin and the Chipmunks…Mutlaka izleyin..ya da soundtrackini dinleyin…Mutlaka :)

Pazar Günü Gezisi ve Deniz Müzesi

Filed under:Anı, Kişisel — posted by admin on February 18, 2008 @ 3:29 pm

17 Şubat…Pazar günü…Dışarda kar var,evde internet yok…Deliriyorum haliyle…Ne yapsam,ne yapsam..Dedim gideyim Kız Kulesi ve Galata Kulesi resimleri çekeyim…Aydınlatma projesi aldım ya hem tarihsel hem sanatsal…Ünlü olacağım ben :) Neyse…Başlamak lazım biryerden tabii..Beşiktaş’a kadar yürüdüm..Deniz Müzesi’ni gördüm..Hep görüyordum da hiç girmemiştim..E ayıp tabii 24 yıllık İstanbullu 2mi3,ayıp etmiş buraya girmemekle…Kapısında bir yazı..Saltanat Kayıkları Sergisi…Giriş ücreti Öğrenci : 1 ytl….Daha ne olsun…Hemen başladım ana binadan…Meğer bu ülkenin kökleri deniz üzerine ne kadar da ilgiliymiş, ve dolayısıyla gelişmiş…Tabii bir aydınlatma tasarımcısı olarak (daha olmadım olacağım) müze içi eserlerin aydınlatmasını beğenmedim…Gemi maketleri ve tablolar güzel ama göze hitap etmiyordu…Edemiyordu…Kafamdan geçti tabii ilerde buraya para talebinde bulunmadan bir proje çizerim :) Neyse o binadan çıktım bir yandakine girdim..İşte orda 6-7 metrelik 20-25 tane kayığın içinde kayboldum…Hepsi gerçek,hepsi zamanında kullanılmış..Atatürk’ün bindiği sandaldan tutun da Abdülaziz’in kayığına kadar…Kimisinin içine mankenler koymuşlar,giydirmişler dönem kıyafetlerini….Alayının gemi başları mükemmel bir incelikle tasarlanmış…Tabii Aydınlatma yok gene :)  Ama buraya da bir proje çizerim ilerde….İçeride ayrıca Bizanslıların yani dedelerimin Haliç’in ağzını kapatmak için koydukları zinciri de gördüm…..Ama o saltanat kayıkları..Herkes gidip görmeli,1 ytl zaten…Onları görün ve şu an yaşadıklarımızla bir karşılaştırın…Adamlar nelerle uğraşıyorlarmış biz nelerle uğraşıyoruz….Unutmadan…Gemilerin,kayıkların alayının yanında açıklamaları vardı,Türkçe İngilizce….İngilizce’de gemiye ‘She’ dediklerini gördüm çok hoşuma gitti..Onları birer kız olarak görüyorlar…Gerçekten de kız gibiler duruşları ve görüntüleriyle dönemlerinin en güzel kızları….

Oradan çıktım bastım gittim Ortaköy’e….Kahve içerken okuduğum dize çok hoşuma gitti…Sunay Akın’ın Kız Kulesi’ne bakış açısı….İstanbulu bir anne ve  kız kulesini bir biberon olarak belirtmiş,soğusun diye soğuk suda bekletilen…..

Bilgisayar laboratuarındaki memur okulun tatil edildiğini belirtti..Y.T.Ü işte…derse girdik çıktık okul tatil edildi…Yazıma ara vermiyorum burada sonlandırıyorum ki görsün millet bazı saçmalıkları :)

”The Heart is Deceitful Above All Things” üzerine

Filed under:film inceleme — posted by admin on @ 3:11 pm

heart_is_deceitful_above_all_things.jpgUcuzluk sepetinden dvdsini alma sebebim açıkçası oyuncu kadrosunda Asia Argento ve Marilyn Manson’ı görmemdi…Uzun süre de izlemedim filmi…Ama dün geceden sonra izlediğim başyapıtlar arasına koydum….Asia Argento’nun yönettiği ve oynadığı bir kitap uyarlaması…Olaylar bir fahişe olan annenin oğlunun velayetini alması ve onu bulunduğu ortamlara sokmasıyla çocuğun geçirdiği gerek psikolojik gerek cinsel evreler üzerine kurulu…Film gerçek bir hikayeden uyarlanmış gibi gözüküyor ama değil…Kitabın yazarı konuyu o kadar güzel işlemiş ve kurgulamış ki tüm kanıtlar gerçek hayattan alındığına yönelik…İlginç gelen ise kimi sahnelerde çocuğun yerinde olmak istiyor insan kimi zaman ise anneden nefret ediyor….Anne bir punkçı ve fahişe…Çocuğunu rock barlara sokuyor,rock şarkıları öğretiyor…Hani bir istek vardır ya rockçı gençlerde, keşke küçükken bir ablam abim olsaydı ya da ailem dinleseydi de ortamın içinde büyüseydim gibi…Ama tabii bu pembe bir hayalden ibaret bizim için…Çünkü filmde olayların sadece müzik olmadığını görüyoruz….Hayranı olduğumuz ve intihar etmiş rockstarların ki gibi bir çocukluk dönemi izliyoruz bu filmde..Uyuşturucu,sekse doymaktan ötürü başlamış sapıklıklar…gibi…Asia Argento’nun güzelliğine bir diyecek yok zaten :)  Bu tarz ağır ama konu işleyen filmlere ilgisi olan herkesin izlemesini tavsiye ederim….Asia Argento kimi sahnelerde Courtney Love’ı andırıyor,acaba ona dair birşeyler mi anlatmak istemiş belli değil…

Fahişeden Sokrates Doğurtma Yöntemi

Filed under:Kişisel, Kısa Öykü — posted by admin on February 15, 2008 @ 7:52 pm

‘…İlk kez mi yapacaksın?Peki kız arkadaşın yok mu?Buraya ya umudu olmayanlar ya da doyumsuzlar gelir.”

Fahişe bu sözleri söylediğinde çocuk düşünmeye başladı.Umutsuz değildi,ama doyumsuz da değildi.Daha evvel yapmadığı birşey için nasıl istek duyabilirdi ki.”İçgüdü….Kediler,köpekler gibi…Peki ben neden burdayım.Ah evet,milli olmak,çevremde kademe atlamak…Yapınca değerli oluyorsun.Herkes başına toplanıyor.Kızlar bile…Merak ediyorlar…Nasıl birşeydi acaba…Onların işi de zor..Sahibini bekleyen ve mühürlü varlıklardı çoğu…Ama ya içgüdü.Peki bu ‘ne derler’ baskısı içgüdüden daha mı kuvvetli.Böyle böyle durdurdular insanlar kendilerini.Ve cinsellik bir beceri,bir lüks ve bazen bir vahşet haline geldi…Belki de herkesin bir hakkı vardı…Ama erken ama geç…Sabretseler kilit-anahtar uyumunda bedenlerini bulacaklardı.Ama ya toplum bunu engelledi,ya da insanlar acaba bu mu diyerek deneme-yanılma yoluna gittiler…”

 Çocuk bunları düşündükten sonra fahişenin yüzüne baktı ve teşekkür etti.Odayı terk ettiğinde kapıda bekleyen eniştesinin göğsü gururdan kabarmıştı.Çocuk hiç birşey söylemedi…Ya bazı şeylerin farkına vardı ya da tepki alır diye çekindi…Orasını bilemiyoruz….Ama fahişenin birkaç sorusu çocuğun bunları düşünmesine neden oldu..Tıpkı Sokrates’in doğurtma yöntemi (*) gibi..

(*) Doğurtma yöntemi:Sokrates felsefesine göre bilgi ve düşünceler doğuştan insanın içindedir.Kendisi varlığının farkına bile varmaz.Ama uygun sorularla o bilgiler ve düşünceler ortaya çıkarılabilir.)

..Peki ya Bowie Ölürse !!??

Filed under:Anı, Kişisel — posted by admin on February 13, 2008 @ 1:34 am

.bowie.jpg

”…Peki ya Bowie ölürse…E ne yapıcam  o zaman ben…Hiç konserini de izleyemedim…Offf…Kahramanım ya ölürse.’We can be Heroes’ hani…Ölmesin o…Peki ya ölürse…Cenazesine gidecek param var mı acaba?”  

   Hemen hesap cüzdanı kontrol edilir…”Kahretsin..Yetmez ki bu…Of ya ölmesin Bowie…”  Ağlamaya başlar 2mi3…Ne yakınlarını kaybetti ama böyle ağlamamıştı hiç…Ya da ya ölürse diye hiç düşünmemişti biri için…Bowie’yi bu kadar değerli kılan ne olabilirdi ki onun için? Rock’nRoll Suicide,Heroes belki de Rebel Rebel…Çok önemliydi onun için Bowie…Kaç aydır onun için bir yazı yazmak istiyordu ama beceremiyordu…Sığdıramıyordu kelimelere..Olmadı,beğenmedim,bu fena değil ama si.tir et….

O zaman Bowie için yazdığım yazı bu olsun…Ya da  olmasın…

 (Bir hafta evveline kadar yaşanmış gerçek bir olaydan)

2mi3 Gezgin The Bezgin

Filed under:Klip ve Kısa film çalışmaları — posted by admin on January 16, 2008 @ 8:35 pm

Kendi çektiğim video görüntülerini ,daha evvelden yazmayı düşündüğüm kısa bir hikaye ile birleştirdim…İlk kısa film çalışmam diyelim…:)


Youtube’un kapatılmasından dolayı videomu Rapidshare’a yükledim,isteyen olursa indirsin diye…

http://rapidshare.com/files/85138642/2mi3_gezgin_the_bezgin.wmv.html

Öykü ve kamera bana ait…Öyle küçük bir çalışma işte…Umarım beğenirsiniz..

Decameron ve Altın Eşek’in ortak hikayesi üzerine…

Filed under:kitap inceleme — posted by admin on January 14, 2008 @ 5:26 pm

Daha evvel bu iki kitap üzerine ayrı ayrı yazmıştım….Altın Eşek’i hala bitiremedim ama sonlarına doğru yazarın anlattığı bir hikaye dikkatimi çekti…Çünkü bu hikaye Decameron’da da geçiyor.Altın Eşek MS.127-170,Decameron ise 1348-1351 yılları arasında bir zamanda yazılmış.Öncelikle iki kitabın da içerdiği hikayeden bahsedeyim…

Çapkın bir kadın,kocasını aldatmaktadır.Birgün kocası eve erken gelir ve kadın sevgilisini evdeki fıçının içine saklar..Kocasına fırça çektikten sonra,para kazanmak için fıçıyı sattığını ve alacak kişinin de fıçıyı kontrol etmek üzere içinde olduğunu söyler…Kocası da müşteri görünümlü sevgiliyi fıçının içerisinden çıkararak fıçının dibini kendisi tamir eder…Tabii tamir ederken kadın ve sevgilisi beraber olur…Kısacası aptal koca,kurnaz kadın,genç sevgili üçgeninde geçen bir hikaye…

İki kitabın da içeriği aslında aynı..Altın Eşek’de eşeğe dönüştürülmüş bir adamın,yolculuğu sırasında duyduğu hikayeler anlatılırken,Decameron’da 10 gün boyunca 10 kişinin birbirine anlattığı hikayeler geçmekte..Anlayacağınız Lucius Apuleius (Altın Eşek yazarı),Boccaccio’nun (Decameron yazarı) yaptığını 1200 yıl evvel yapmış…

Bana ilginç gelen bu hikayenin Apuleius’un yazdığı günden 1200 sene sonra tekrar anlatılması ve 800 sene sonra bizim burada okuyabiliyor olmamız….Kafamdaki ‘acabalar’ ise : 1-Böyle bir olay gerçekten yaşanmış mı? 2-Boccaccio ,Apuleius’un kitabını okuyup mu esinlenmiş? 3-Yoksa bu şekil bir aldatma hikayesi birkaç ailede gerçekleşmiş mi? :) 4-Ya da bu hikaye binlerce yıl dilden dile,bölgeden bölgeye ulaşmış mı bir efsane mi ?

Bu iki kitabı okuyup,binlerce yıldır insanların zihniyetinin hiç değişmediğini,bilinçaltımızda insanlığın varoluşundan beri cinselliğin yattığını,kadın erkek ilişkilerini irdelerken aslında zaman eşya ve makinelerden başka hiçbirşeyin ilerlemediğini görebiliriz…Herşey değişiyor gelişiyor ama düşüncelerimizi ve duygularımızı ele geçirip yönlendirebilen bilinçaltımız sabit…

2008 model 2mi3 El Kitabı

Filed under:Kişisel — posted by admin on January 2, 2008 @ 2:06 pm

2008′e girdik nihayet…Hayatımda pek birşey değişeceğini zannetmiyorum,gene okul,gene sınav,gene bilgisayar,yeni bir kızarkadaş,ondan ayrıl başka bir kızarkadaş,film indir,mp3 indir,her ay dergi al…

Tabii monoton geçeceğini bilmek,birtakım kararlar almadığım anlamına gelmez…Ama bunların hiçbiri yeniyıl için alınan kararlar değil…Hatta referans tarihi :2 ocak 2008 :)

Aldığım kararlar o kadar da önemli değil aslında,sadece çenemi biraz daha kapalı tutmaya ,sağlığıma biraz daha dikkat etmeye ve bir iki beladan kurtulmaya yönelik….2mi3′e yeni başlayanlar için el kitabımı sizlere sunuyorum….

2mi3 artık….
1-Din ve inanç konularını irdelemeyecek…Herkes için en iyi yol kendi bildiği yoldur..
2-Artık okulundan nefret ettiğini dile getirmeyecek,kim sorarsa iyi gidiyor,yakında bitiyor diyecek….Benden transkript isteyecek değiller ya….İsteyene kafa göz girecek…
3-Düzenli sigara içimine son verecek,cebinde sadece cafe creme,captain black,backwoods gibi puro tarzı ‘mini cigar’ bulunacak..Ondan da ayda bir paket alıp sadece kahvenin yanında kullanacak…
4-Kredi kartı kullanımına son verecek ve kredi kartından nefret edecek….
5-Okulda kimse ile muattap olmayacak….Varoşla varoş olmayacak..(zaten olmuyordu)
6-Telefon numarasını değiştirecek…Sadece kendi istediklerine verecek…
7-Taksim,Kadıköy,Beşiktaş out……Ortaköy,Bebek,Emirgan in….
8-Erken yatacak,erken kalkacak..
9-Bunlardan birinin ihlali durumunda sistem kendi kendini imha edecek….
10-Para toplayacak,az yiyecek,az zıçacak,çok zengin olacak…
11-Daha çok kültür,daha çok sanat…
12-Facebook’tan daha da nefret edecek..
13-Ailesiyle iyi geçinecek,gene insanın tek varlığı ailesi…
14-Gaza gelmeyecek..
15-Gaza gelmemek için gaza gelmiycek…

2008′de 2mi3′den beklenen özellikler bunlar….Artık böyle,işine geliyorsa milletin…İpimle kuşağım, ————– (fill in the blanks)


previous page · next page


image: detail of installation by Bronwyn Lace