Palladion:Bir Heykelin Mitolojik Yolculuğu

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi — posted by admin on February 25, 2010 @ 2:09 am

  Palladion,her ne kadar Yunan Mitolojisi’nin babaları olarak tabir edilen Homeros ve Hesiodos tarafından hiç ele alınmamış olsa da,önemi olan ahşap bir Pallas heykelidir.Bu yazıda Palladion’u ele almamın sebebi,çeşitli efsanelere göre bu heykelin Çanakkale’den (Troas) Roma’ya ve Roma’dan İstanbul’a gelmesi ve rivayetlere göre bugün Çemberlitaş Sütunu olarak bilinen Konstantin Kolonu’nun altında gömülü olmasıdır.

Palladion üzerine çok fazla efsanenin yazılmış olması net bir açıklamaya ulaşmamızı engellemektedir,fakat şöyle bir gerçek vardır:Palladion,Tanrısal kökenli bir heykeldir ve ona sahip olup,ona ait bir tapınak içerisinde saklayan bir şehir kuşkusuz güvence altındadır.Bu heykelin ortaya çıkışı üzerine yazılmış efsanelerden Apollodorus’un bahsettiğine bakalım.Apollodorus’a göre,Tanrıça Athena bir deniz tanrısı olan Triton (Poseidon’un oğullarından) tarafından büyütülmüş ve Triton’un kızı Pallas ile kardeş gibi büyümüştür.Bu iki küçük kız savaş sanatını birlikte öğrenmekteydiler (Muhtemelen burada Athena’nın bilgelik tanrıçası olması dışında savaş yeteneğinin temeli verilmiş).Günün birinde  Pallas ile Athena arasında bir tartışma çıkar,Pallas tam Athena’ya vurmak üzereyken ,Zeus kızı için endişelenir ve Athena’nın ünlü kalkanı aigisi Pallas’a karşı tutarak onu korur.Tabii korkan ve bu hamleyi beklemeyen Pallas aldığı darbe ile yaralanır ve yaşamını kaybeder.Bu ölümden dolayı üzüntü duyan Athena kendini affettirmek için ahşaptan  Pallas’ın bir heykelini yapar  ve bunu Zeus’un sarayına koyar.Efsanenin buraya kadar ki kısmında heykelin niye Palladion olarak adlandırıldığını ve neden yapıldığını anlamaktayız.Efsaneye devam edelim.Günün birinde Zeus,Elektra’ya tecavüze kalkışır ve Elektra sarayda sığınacak bir yer olarak bu kutsal heykeli görür.Zeus,heykelin kutsallığına pek aldırış etmemiş olsa gerek,onu tuttuğu gibi Olympos’un tepesinden fırlatır.Böylelikle kutsal heykel Palladion yolculuğunun ilk durağı olan Troas’a düşer.Heykeli,sonradan Troya adını alacak Ilion şehrinin kurucusu Ilios bulur ve bunu tanrısal bir işaret olarak görür.

AeneasvPaladium

 Resim-1- Aeneas,sırtında babası Agkhises’i ve elinde Palladion’u taşımaktadır

Apollodorus’un anlattığı bu efsane daha tanrısal öğelere dayanmaktadır.Diğer tradisyonlar daha farklıdır,Paris’in heykeli Sparta’dan kaçırdığına,ya da heykelin hediye olarak verildiği üzerinedir.

Bazı kaynaklarda,Palladion bir Athena heykeli olarak geçmektedir.Muhtemelen bunun nedeni  Tanrıça Athena’nın ,Pallas Athena olarak anılması olabilir.

Buraya kadar yazılanlarda Palladion’un ne olduğu ve önemi üzerinde durduk.Fakat Palladion’un asıl yolculuğu ve efsanesinin gittikçe karmaşıklaşması bundan sonra başlamaktadır.Ünlü Troya Savaşı’nın (Geleneksel olarak M.Ö.1185 yılında) ardından,kahin Helenos,Ilion kentinin tam olarak düşmesi için,Palladion’un şehrin dışına çıkarılması gerektiğini söylemiştir.Ünlü Akha savaşçıları Odysseus ve Diomedes tapınağa girerler ve Diomedes,Palladion’u dışarı çıkarır.Başka bir efsaneye göre ise Troyalılar,Palladion’un çalınma riskine karşı onun sahtesini yapmışlar ve tapınakta onu tutmuşlardır.Tabii bu anlatılanların hiçbiri Homeros’un dizelerinde yer almamaktadır.

Palladion bir güç simgesidir.Bu heykelin elinde olduğunu hissettiren bir şehir zaten düşmanına karşı mücadeleye önde başlar.Dolayısıyla farklı şehirler Palladion’un kendi ellerinde olduğunu belirtmek için farklı efsaneler üretmişlerdir.Fakat bu efsanelerden de ikisi bir noktada kesişir,heykel nihayetinde Roma’ya gelmiştir.Ya Aeneas heykelin gerçeğini alarak kaçmış ya da Diomedes yıllar sonra Güney İtalya’ya geldiğinde Aeneas’a heykeli kendi teslim etmiştir.

Diomedes Palladion

  Resim-2-Diomedes elinde Palladion’la

Vergilius’un Aeneas isimli eserinin ikinci kitap 165.mısrasında Palladion’dan söz edilir.Ovidius,Fasti isimli eserinde Palladion’un bir şekilde Roma’ya getirildiği ve Vesta Rahibeleri’ne emanet edildiğini söyler.( “Whether it was Diomedes, or the guileful Ulysses, or Aeneas, they same someone carried it off; the culprit is uncertain; the thing is now in Rome: Vesta guards it, because she sees all things by her light that never fails” (Ovid, Fasti 4.433)).

Palladion’un yolculuğunun ikinci durağı Roma Vesta Tapınağı.Aslında efsanelere bakıldığında Palladion’un somut değil tamamen simgesel bir obje olduğu karşımıza çıkmaktadır.Palladion’u elinde bulunduran şehir önemli bir yere sahiptir.Truva ile Roma’nın Dünya Tarihi’ndeki önemi yadsınamaz bir gerçektir.Fakat bu eseri somut olarak düşünmek ve bulmak istemek kişiye ayrı bir heyecan katmaktadır.

Roman Forum

 Resim-3-Vesta Tapınağı’nın Bulunduğu Roma Forum

Anlaşılan o ki Palladion ikinci durağında uzun yıllar boyunca beklemiş.Daha sonraki çağlarda bu heykelin İmparator Constantin tarafından Roma’dan,İstanbul’a (Dönem adıyla Constantinopolis) getirildiği ve günümüzde Çemberlitaş Sütunu olarak bilinen Constantin Kolonu’nun altına gömüldüğü rivayet edilmiştir.Kim bilir İstanbul’un akıl almaz bağlayıcılığı ve bu topraklarda yaşayan her medeniyetin ihtişamı belki de Palladion sayesindedir.

Cemberlitas Sutun Constantine

Resim-4-Çemberlitaş Sütunu (Konstantin Kolonu)

Çemberlitaş Sütunu,Roma’da bulunan Apollon Tapınağı’ndan söktürülüp İstanbul’a getirilmiş ve üzerindeki Apollon heykeli indirilerek yerine İmparator Constantin’in heykeli yerleştirilmiştir.Bu sütunun altında Hz.İsa’nın çarmıhına ait parçaların ve kesin olup olmadığı hala bilinmeyen mezarından eşyaların olduğu söylenmektedir.Hristiyanlık için hala tartışma konusu olan Kutsal Kase’nin dahi bu sütunun altında olduğu söylenmektedir.Açıkçası sütunun altında hangi dine ait önemli nesneler var bilemiyorum fakat,Palladion gibi paganizm açısından önemli bir eserin ve Hristiyanlık açısından önemli eserlerin bu sütunun altında olmasına dair rivayetler İstanbul’un kültürler  ve dinler açısından önemini bir kez daha vurgulamaktadır.

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-)Grimal P.,Mitoloji Sözlüğü,Çev.Sevgi Tamgüç,Sosyal Yayınlar,iSTANBUL, 1997

2-)Vergilius,Aeneas,Çev.İsmet Zeki Eyüboğlu,Payel Yayınları,İstanbul,1995

3-) Sacks D.,Encyclopedia of The Ancient Greek World,Facts on File,2005

4-) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=83451

5-)http://en.wikipedia.org/wiki/Palladium_(mythology)

Parthenon:Tapınaktan Müzeye Geçiş ve İncelemeler

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi — posted by admin on February 9, 2010 @ 2:11 am

  Bazı  yapılar vardır, başlarından geçmeyen kalmamıştır. İlk yapıldığında kilisedir sonra camii olmuştur.Bir evdir fakat sonra müze olmuştur.Fazla uzağa gitmeyelim,tarihi kadar sorunlarıyla da önemli Ayasofya,önce kilise sonra camii en son da müze olmuştur.Bugün AyaSofya’nın ne demek olduğu bile bilinmez birçoğu tarafından.Kimisi bir aziz zanneder ,kimisi islamik bir terim….Her ne kadar  müze olsa da ,bir hristiyan İsa mozağini gördüğünde haç çıkarmaktan veya bir müslüman içeri girdiğinde ‘Bismillah’ demekten kendini alamaz….

Atina’nın orta yerinde ,en yüksek tepeye kurulmuş olan Acropolis’te bir mimari harika vardır ki bu yapının da kaderi  kısmen Ayasofya’ya benzemektedir.Bu yapının adı Parthenon’dur.İki eserin de yapıldığı tarihlere baktığımızda Ayasofya’nın daha çok yeni bir yapı olduğunu düşünürüz.İlgilenenler bilirler Ayasofya MS.532-537 yılları arasında Bizans İmparatoru I.Justinyen tarafından yaptırılmıştır.Parthenon ise  MÖ.447 yılları ile MÖ.432 yılları arasında ,Pericles döneminde,Atina’nın koruyucu Tanrıça’sı Athena adına yapılmıştır.

Parthenon,Pers istilası sırasında tahrip edilmiş olan daha eski bir Athena Tapınağı’nın hemen yakınına yapılmıştır.Delos Birliği Dönemi ve Atina’nın  hakimiyeti elinde tuttuğu dönemlerde bir nevi Devlet Hazinesi olarak da kullanılmıştır.MS.6.yy’da  ‘Meryem Ana’ adına bir kiliseye çevrilmiştir.Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’ya yayılmaya başladığı yıllarda (1460) ise minareler eklenerek camiiye dönüştürülmüştür.26 Eylül 1687 tarihinde bina içerisinde bulunan Osmanlı cephanesinin,Venedik bombardımanı sırasında patlamasıyla,yapı büyük ölçüde zarar görmüştür.Günümüzde Parthenon,ne bir tapınak ne bir kilise ne de bir camiidir.Sadece Atina Acropolis’te görülebilecek bir Dünya Harikası’dır ve bana kalırsa görülmesi de gereklidir .

Parthenon

Parthenon ile Ayasofya,dönüşüm açısından bakıldığında adeta birer kader arkadaşıdır.Parthenon daha fazla inanca (Paganizm,Hristiyanlık,İslam) hizmet etmiştir fakat Ayasofya gibi politik bir sembol haline  gelmemiştir.

Parthenon,’bakirenin yeri’ anlamına gelir.Yunan Mitolojisi’ni iyi incelediğimizde Tanrıça Athena’nın hiçbir sevgilisi olmadığını ve hiçbir birleşme meydana getirmediğini görürüz.Dolayısıyla Athena bakiredir ve Athena Parthenos ismiyle de anılır.Bu durum,tapınağa neden ‘Parthenon’ dendiğine dair ortaya atılan çıkarımlardan biridir.Burada enteresan bir durumla karşılaşmaktayız.Hristiyanlık öncesi dönemde tapınak ‘Athena Parthenos’ yani ‘Bakire Athena’ya adanmaktadır.MS.6yy’da kiliseye çevrilen tapınak ‘Virgin  Mary’ yani ‘Bakire Meryem’adıyla dönüştürülmüştür.Rastlantıdan öte bir durum olduğu açıkça görülmektedir.

Athena Parthenos

Pagan inanıştaki bakireliğin kutsallığı,Hristiyanlığı da etkilemiştir.Tapınağın tarihindeki bakireliğin rolü o kadar önemli ki ,kiliseye çevrilirken bile bakireliğin kutsal sembolü  ‘Meryem Ana’ adı kullanılmıştır.

Parthenon,Iktinos ve Kallikrates isimli dönemin iki önemli mimarına yaptırılmıştır.Tapınak Dor mimarisi tarzındadır.Bu tapınağın maliyeti dönemin parasıyla 469 gümüş talente denk gelmiş.Bu paranın karşılığı günümüzde nedir tam bilinmiyor ama bir talent bir savaş gemisi mürettabatının bir aylık ödemesiymiş (”…one talent was the cost for paying the crew of a warship for a month” (D. Kagan, The Peloponnesian War, 61).

Parthenon’un Athena Tapınağı olarak kullanıldığı dönemde içinde yer alan devasa Athena heykeli heykeltraş Phidias tarafından yapılmıştır.Antik Dünya’nın 7 harikasından biri sayılan Olympia’daki Zeus Heykeli gene Phidias’a aittir.Parthenon içerisinde duran Athena heykelinin konumu aşağıdaki resimde olduğu gibidir.

Parthenon Section A

Parthenon’un içinde bulunan heykeller ve yapının üst kısımlarını çevreleyen işlemelerin büyük bir kısmı bugün ‘The British Museum’da sergilenmektedir.Sergilenenler haricinde birçok heykel ve işleme patlama sırasında parçalanmıştır.1801 ve 1805 yılları arasında bu eserler İngiltere’ye Lord  Elgin tarafından getirilmiştir.

Konuyla detaylı ilgilenenler aşağıdaki linkten British Museum’un hazırladığı videoyu izleyebilirler.

http://www.britishmuseum.org/about_this_site/audio_and_video/objects_up_close/parthenon_sculptures.aspx

Yunanistan,bu parçaların kendilerine teslim edilmesi için İngiltere ile görüşmelerini sürdürmektedir.

Tarih’te farklı milletlerin ele geçirdiği yerlerdeki önemli dini yapıları kendilerine uyarlamaları sıkça görülmektedir.Bu durum bana kalırsa ,eserlerin günümüze ulaşması açısından iyidir.Aksi halde tahrip edilip yıkılsalardı bugün birçok önemli tarihi yapıyı göremezdik.Ya Hristiyanlık döneminde Parthenon yıkılsaydı ya da Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’yı yıktırsaydı.Bugün elimizde ne kalırdı?

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-)Beard M.,The Parthenon,Profile Books,London,2002

2-)Cotterill H.B.,Ancient Greece A History,Geddes&Grosset,Scotland 2004

3-) Mavromataki M.,Greek Mythology and Religion,English Edition,HAİTALİS,Athens,1997

4-)http://en.wikipedia.org/wiki/Parthenon

Medusa Ve Şahmeran:Farklı Kültürler,Benzer Karakterler

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi, Kişisel — posted by admin on January 2, 2010 @ 3:29 am

  Medusa ve Şahmeran.İki karakter de bedensel olarak  yılan ve insanın bir tür birleşimi ve ikisi de nazara karşı bir simge…Medusa Yunan Kültürü’ne,Şahmeran ise GüneyDoğu Anadolu,Mezopotamya Kültürü’ne ait bir efsane…Medusa ile Şahmeran arasındaki benzerlikleri daha net görebilmek için bu iki karakteri ayrı ayrı tanıyalım önce…

Medusa:

Medusa ile ilgili olarak 3 farklı efsane vardır.Bu efsanelerden ikisi Medusa’yı çok güzel bir kızken bir ceza sonucu saçlarının her bir telinin yılan olduğu bir yaratığa dönüşmesi üzerine,bir tanesi ise Medusa’nın diğer üç kardeşiyle(Gorgolar) birlikte zaten birer yaratık olması yönündedir.

Bu efsanelerden en bilineni şu şekildedir.Deniz Tanrısı Poseidon,çok güzel bir kız olan ve saçlarıyla övünen Medusa’ya aşık olur ve ona Athena’ya adanmış bir tapınakta tecavüz eder. Bu durumu kendisine hakaret olarak kabul eden Athena’nın öfkesi Medusa’yı hedef alır ve kızı saçlarının her bir teli yılan olan,bakışlarıyla taşa çeviren bir yaratığa dönüştürür.

Diğer dönüşümün gerçekleştiği efsanede de olay Medusa ile Athena arasında gerçekleşir.Bu sefer Athena’nın Medusa’nın güzelliğini kıskanması ceza nedeni olarak gösterilmiştir.

Medusa

Medusa

Öyle veya böyle bir şekilde saçları yılan,bakışları ile taşa çeviren bir yaratığa dönüşen Medusa’nın sonu ünlü kahraman Perseus tarafından olur.Medusa’nın kafasını kesen Perseus,yaratığın yüzünü düşmanlarına göstererek onları taşa çevirir.Daha sonra bu kesik baş Athena’ya teslim edilir ve Athena,Medusa’nın kesik kafasını kalkanına yerleştirerek kendine bir koruma sistemi geliştirir.

Perseus

Perseus

Medusa’nın ölümü yeni mitolojik karakterlerin doğmasına neden olur.Ünlü kanatlı at Pegasus ve başka bir yaratık olan Khrysaor,Medusa’nın kesilen boynundan,Poseidon’un dölü olarak mit dünyasına doğmuştur.

Ayrıca Medusa ile ilgili farklı bir detay daha mevcuttur:Perseus,Medusa’yı öldürdükten sonra yaradan akan kanı toplar.Bu kanın sol damardan akanı öldürücü bir zehir,sağ damardan akanı ise ölüyü bile diriltebilen bir ilaçtır.Üstelik,Medusa’nın tek bir saç teli bile bozgun yaratacak güçtedir.

Medusa’nın mitolojik hikayesi bu şekildedir.Bugün Antik Kentler’e baktığımızda bir çoğunun girişinde veya içerisinde,lahitlerin üstünde, ‘Medusa Başı’ heykelleriyle veya kabartmalarıyla karşılaşmak mümkündür.Bu,bir yerde nazardan korumak için alınmış bir önlem gibidir.Tıpkı bugün bizim evlerimizde nazar boncuğu kullanmamız gibi.Bir yerde kötü gözle bakan taş kesilsin gibi bir anlam yüklenmiştir.

Didim Medusa

                 Didim-Apollon Tapınağı Medusa Başı                

Şahmeran:

Şahmeran,Mezopotamya’da doğmuş ve farklı şekillerde Hindistan’a kadar yayılmış  bir efsanedir.Tıpkı Medusa’da olduğu gibi farklı anlatımları vardır.Ben Mardin’de öğrendiğim efsaneyi aktaracağım.Şahmeran ,belden yukarısı güzeller güzeli bir kadın ve belden aşağısı upuzun bir yılan olan kraliçedir.Efsaneye göre Camsap isminde yakışıklı bir genç,yanlışlıkla yılanların yaşadığı bir mağaraya girer.Burada Şahmeran’la yani Yılanların Kraliçesi ile karşılaşır.Dünya’nın oluşumundan o güne kadar varolan Şahmeran,Camsap’a isterse bütün insanlığın tarihini anlatabileceğini söyler ve günler geçtikçe yaptıkları konuşmalar sırasında aralarında bir aşk başlar.Fakat gün gelir Şahmeran’ın anlatacağı bir şey kalmaz ve Camsap köyünü,ailesini özler.Yollarını ayırırlar fakat Camsap arada Şahmeran’ı ziyarete gider.Bir gün Camsap’ın yaşadığı ülkenin kralı hastalanır ve Şahmeran diye bir varlığın yaşadığını bilen vezir ,kralın hastalığının ancak ve ancak Şahmeran’ın etinden bir parça yemesiyle iyileşebileceğini söyler.Oysa vezirin amacı başkadır,o Şahmeran sayesinde insanlığın bütün sırlarını öğrenmek istemektedir.Kral,Şahmeran’ı bulmak için emir çıkarır ve bir süre sonra Camsap’ın yerini bildiği bir şekilde öğrenilir.Yakalanan Şahmeran,Camsap’ı yanına çağırır ve ona her kim kuyruğundan bir parça yerse insanlığın bütün sırlarını öğreneceğini ve her kim baş kısmından bir parça yerse o anda öleceğini söyler.O esnada vezir kılıcıyla Şahmeran’ı öldürür.Sevdiğine ihanet ettiğini düşünen Camsap,Şahmeran’ın dediği gibi baş kısmından bir parça yer,vezir ise kuyruk kısmından.Tabii,durum söylendiği gibi olmaz,vezir ölür,Camsap yaşar ve üstelik Şahmeran’ın bütün bilgisi Camsap’a geçer.Şahmeran,son anında sevdiğinin hayatını kurtarmış ve kötülüğü cezalandırmıştır.Şahmeran’ın ölümünden sonra tüm bilgilerin Camsap’a geçmesiyle Lokman Hekim efsanesi hayat bulmuştur.

Sahmeran

Mardin’den Şahmeran İşlemeleri

Bugün özellikle Mardin’de Şahmeran bir simge haline gelmiştir.Bakır tepsiler üzerine Şahmeran işlemeleri,cam boyama Şahmeran’lar muhteşem bir el işçiliğiyle işlenmektedir.Ayrıca ‘Dua-i Şahmeran’ diye bir dua mevcuttur.Şahmeran işlemeleri,evlerde nazardan korunmak amacıyla da bulundurulmaktadır.

Karşılaştırma:

İki farklı kültüre ait olan iki ayrı efsanevi karakteri,Medusa ile Şahmeran’ı, yukarıda anlattıktan sonra gelelim ortak özelliklerine;

a)İki karakterde de bedensel olarak yılan ve insan türünün birleşimi görülmektedir.Medusa’nın saçları yılan,Şahmeran’ın belden aşağısı yılandır.

b)İki karakterde  bünyesinde hem zehirli hem şifalı olmak üzere iki çeşit kan taşımaktadır.

c)İki karakter de  nazardan korunmak amacıyla kullanılmıştır.

d)İki karakterin ölümünün ardından yeni efsaneler türemiştir.Medusa’da Pegasus efsanesi,Şahmeran’da Lokman Hekim efsanesi.Her ne kadar Pegasus ile Lokman Hekim arasında bir bağ olmasa da,incelediğimiz iki karakter kendisinin ardından yeni bir şeyler  bırakmıştır.

Bu ortak özelliklerden en çok ikincisi benim dikkatimi çekmektedir.Onun haricinde tüm özelliklere bakıldığında kültürlerin birbirinden etkilendiğini ve her kültürün bu etkiye kendi yaşam biçimlerinden,kendi duygularından da bir şeyler katıp yeni karakterler yarattığını görmekteyiz.

Büyük İskender farklı inanışlardaki tanrıları Yunan Tanrıları’nın farklı formları olduğuna inanmıştır.Örnek verecek olursak,Mısır Tanrısı Amon’u Zeus’un farklı bir formu olarak görmüştür.Daha sonraları Romalılar Osiris’i Dionysus’a ,Horus’u Apollon’a denk tutmuşlardır.Kim bilir belki Şahmeran’da Medusa’nın farklı bir formudur.

Ayrıca Hekim Tanrı Asklepios sayesinde Tıp bilimiyle özdeşleşen yılan bu iki efsanede de karşımıza çıkıp,kendini gene bu alanda bir şekilde belli etmektedir.

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-)Grimal P.,Mitoloji Sözlüğü,Çev.Sevgi Tamgüç,Sosyal Yayınlar,iSTANBUL, 1997

2-)Mavromataki M.,Greek Mythology and Religion,English Edition,HAİTALİS,Athens,1997

3-) http://www.pantheon.org/articles/s/shahmeran.html

4-)Bosworth A.B.,Büyük İskender’in Yaşamı ve Fetihleri,Çev.Hamit Çalışkan,Dost Yayınevi,Ankara,2005

Mitoloji Gerçekleri: Prometheus ve Karaciğerin Yenilenmesi

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi, Kişisel — posted by admin on November 24, 2009 @ 9:25 pm

 

Yunan Mitolojisi’nde anlatılan bir çok efsane günümüz gerçeklerini içerir.Hesiodos ve Homeros’a göre düşünürsek günümüzden yaklaşık 2700 yıl evvel anlatılan efsanelerdeki gerçekler hakikaten şaşırtacak derecedendir.Özellikle içinde bir tıp gerçeğinin geçtiği efsaneler ‘Bu adamlar 2700 sene evvel bunu nasıl anlamışlar?’ dedirtecek cinsten.

Günümüzde,karaciğerin kendini yenileyen bir organ olması neredeyse herkes tarafından bilinen bir gerçektir.Bu gerçek,Yunan Mitolojisi’nde Prometheus’un hikayesinde saklıdır.

Prometheus

‘Prometheus,Tanrılar’dan önce varolan Titanlar’dan İapetos’un oğludur.Zeus’un bir kuzenidir denilebilir kendisi için.Kile şekil vererek ilk insanları yaratan olarak geçmektedir.Oysa Hesiodos’un Theogonia isimli eserinde ,insanın yaradılışı bu şekilde anlatılmamıştır.Hesiodos’a göre Prometheus ilk insanın yaratıcısı değil,velinimetidir.

Efsaneye göre Prometheus ,bir kurban töreni sırasında,kestiği sığırın etlerini ve iç organlarını hayvanın işkembesine sararak derisinin altına,sıyrılmış kemikleri ve arta kalan kısımları da içyağına sararak Zeus’a sunar.O’na kendi payını seçmesini ve diğer kalan payı da insanlara vereceğini söyler.Zeus iç yağına sarılmış olanı tercih eder,tabii yağı kaldırdığı an kemikleri görecek ve Prometheus’un onu bu şekilde aldatmasına kızacaktır.Bu durum üzerine Zeus,insanlara ateş göndermemeye karar verir böylece eti pişiremeyeceklerdir.Fakat insanları her zaman destekleyen Prometheus,Hephaestios’un ocağından çaldığı ateşi insanlara yollar.Bir başka anlatıma göre Prometheus bu ateşi,güneşin tekerleğinden çalmıştır.

Prometheus’un kendisini aldatmasına ve insanlara verdiği cezayı hiçe sayarak onlara yardım etmesine kızan Zeus,Prometheus’u Kafkas Dağları’na zincirlemiştir.Ayrıca bir kartalı da Prometheus’un ciğerini yemesi üzerine başına musallat etmiştir.Kartal hergün Prometheus’un yanına geliyor,karaciğerini yiyor ve ertesi gün karaciğer yeniden oluşuyordu.’

Prometheus daha sonradan Heracles tarafından kurtarılmıştır.

Efsane ilk bakıldığında,insanın ateşle tanışmasının öyküsü veya en basitinden Prometheus’un cezalandırılmasının öyküsüymüş gibi algılanmaktadır.Tabii ki efsane bunları da içermektedir.Ama günümüz gerçeklerine baktığımızda , bu hikayedeki en önemli unsurun ‘Karaciğerin Yenilenmesi’ olduğu kanısına varmaktayız.Günümüzden 2700 yıl önce karaciğerin bu özelliği biliniyormuşcasına bir efsane anlatılmıştır.Belki bu gerçek ilk defa bu efsane içerisinde belirtilmiştir,belki de bilinen bir gerçek kullanılarak efsaneye bir detay katılmıştır.

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-)Grimal P.,Mitoloji Sözlüğü,Çev.Sevgi Tamgüç,Sosyal Yayınlar,iSTANBUL, 1997

2-)Mavromataki M.,Greek Mythology and Religion,English Edition,HAİTALİS,Athens,1997

Achilles’in Mezarı ve Büyük İskender’in Mitolojik Ataları

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi, Kişisel — posted by admin on November 4, 2009 @ 2:57 am

 ‘Kendisi de Akhilleus’un mezarına elleriyle çelenk koydu.Hephaiston’da da Patroklos’un mezarına çelenk koyduğu rivayet edilir.Söylendiğine göre İskender burada Akhilleus’un anısını gelecek nesillere nakleden Homeros gibi bir şairin varlığından dolayı ne denli şansı olduğunu belirtmiş’ Arrianos,Aleksandrou Anabasis,12.

Flavius Arrianos,’İskender’in Seferi (Aleksandrou Anabasis)’ isimli eserinde ,İskender’in Achilles’e olan saygısını bu satırlarla dile getirmiştir.Bugün halen bir tartışma konusu olan Achilles’in Mezarının yeri Arrianos’a göre Çanakkale’dedir.Tabii Arrianos bu eseri kaleme alırken eski kaynaklardan özellikle Ptolemaios Lagu ve Aristobulos’un kaleme aldıklarından yararlanmıştır.Ptolemaios ile Aristobulos’un İskender’in komutanlarından olduğu göz önünde bulundurulursa İskender’in böyle bir ziyarette bulunduğu söylemi kuvvetlenmektedir.

Alexander III The Great Before The Tomb of Achilles

-Büyük İskender Achilles’in Mezarı Önünde-

Troya Savaşı’nın M.Ö. 1185 yıllarında gerçekleştiği kabul edilmektedir.Büyük İskender M.Ö.336-323 yılları arasında hüküm sürmüştür.Yani Achilles ile İskender arasında 850 yıl kadar bir zaman bulunmaktadır.İskender atalarının anne tarafından Andromakhe ve Achilles,baba tarafından ise Heracles’e dayandığına inanıyordu.Heracles’in (Herkül) Zeus’un oğlu ve Achilles’in Tanrıça Thetis’in oğlu olması,İskender’in soyunu Tanrılar’a bağlıyordu.Büyük İskender anne tarafından soyunun iki kolunu barıştırmayı hedefliyordu.Bunun nedeni Andromakhe’nin Hector’un eşi ve dolayısıyla Troya tarafında olması,Achilles’in ise Akhalar’ın en güçlü komutanı olup Hector’un baş düşmanı olması ve Achilles’in oğlu Neoptolemos’un Priamos’u öldürmesiydi.Bu iki kolu barıştırmak ve Neoptolemos’un işlediği suçun affedilmesi için,Büyük İskender,Troya Savaşı sırasında hükümdar olan Priamos’un öldürüldüğü yerde kurbanlar kesti.Andromakhe anısına,bölgede (İlion) yaşayan topluluğa ihsanlar yağdırdı.Atası Achilles’in mezarını ziyaret etti ve ona değerli armağanlar sundu.

Alexander III

-Büyük İskender-

Günümüzde Achilles’in mezarının nerede olduğuna dair çeşitli söylemler çıkmakta ve araştırmalar yapılmaktadır.Okurların büyük bir kısmı Troya Savaşı’nın bile kesin olmadığını dolayısıyla Achilles’in Mezarı gibi bir kavramın nasıl olacağını düşünecektir ister istemez.Fakat günümüze ulaşan kaynaklara ve kazılar sonucu bulunan eserlere baktığımızda Troya Savaşı’nın olmadığı da kesin değildir.Şöyle de düşünmek gerekir ki,bu mezar bir anıt niteliği de taşıyabilir.

Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Dr.Derya Şahin ‘Amisos Mozaiği Işığı Altında Akhilleus-Thetis İkonografisi’ konulu yüksek lisans tezinde Akhilleus kültünün Amisos Mozaği üzerinde kompozisyondan hareketle Karadeniz’in güney sahillerine de geldiğine dair buluntuların olduğunu işaret etmiştir.

Ahmet Çağdaş Çatoğlu’nun haberine göre:

‘Dr. Derya Şahin, Akhilleus`la ilgili Karadeniz`de çok fazla buluntu olduğunu söyledi. Samsun Arkeloloji ve Etnografya Müzesi`nde yer alan Amisos Hazineleri`nde ise `Nereidler`in bulunduğunu söyleyen Şahin, “Nereidler, Akhilleus`un annesi Thetis`in kızkardeşleridir. Ve Akhilleus`un öldükten sonra Karadeniz`de bir adaya gömüldüğüne inanılmaktadır” dedi.’

Death of Achilles

-Achilles’in Ölümü-

Bir başka iddia  ise Achilles’in mezarının Çorum’da olduğudur.2004 yılında bu haber Çorumlular  ile Çanakkaleliler’i karşı karşıya getirmişti.Çanakkaleliler’e göre ise Achilles’in mezarı,Çanakkale Sivritepe Tümülüsü’ndedir,Achilles adına inşa edilmiş olan antik kent ise bu tümülüsün çok yakınındadır.

Özetlemek gerekirse ,günümüzde ne Achilles’in ne de Büyük İskender’in mezarlarının nerede olduğuna dair kesin bir bilgi yoktur.Fakat kesin olan bir bilgi var ki o da binlerce yıl önce yaşayan bu iki kahramanın ne kadar önemli kişiler olduğudur.Bugün insanoğlu nükleer silahlarla,petrolle,ekonomik sıkıntılarla uğraşırken,kendi döneminde bir mızrak ve bir kalkan ile savaşmış bu isimlerin adını hala unutamamıştır,unutmayacaktır da.

Bu yazıyı yazarken dikkatimi çeken bir başka anekdot ise,atası Achilles’in izinden giden Büyük İskender’in,tıpkı Achilles gibi mezarının kayıp olmasıdır.Rastlantı mı desem,’Tanrılar’ın’ bir hikmeti mi desem bilemedim.

Yazan:Dimitri Daravanoğlu 

Kaynakça:

1-)Arrianos,İskender’in Seferi,Çev.Furkan Akderin,Alfa Yayınevi,İstanbul,2005

2-)Bosworth A.B.,Büyük İskender’in Yaşamı ve Fetihleri,Çev.Hamit Çalışkan,Dost Yayınevi,Ankara,2005

3-)Radikal Gazetesi,7 Haziran 2004

4-)Ahmet Çağdaş Çatoğlu,Haber7,18 Ekim 2007

Bitkilerin Mitolojik Kökeni: Bölüm 1 - Daphne,Myrrha

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi — posted by admin on October 9, 2009 @ 2:42 am

  Günümüzde bilinen birçok bitkinin Yunan ve Roma Mitolojileri’nde bir oluşum hikayeleri vardır.Bu hikayelerin büyük bir kısmını Ovidius’un Dönüşümler (Metamorphoseis) isimli kitabından öğrenmekteyiz.Ovidius bu eserinde sadece bitkilere yönelik dönüşümleri değil,hayvanlara,dağlara,taşlara dönüşmüş canlıları da anlatmaktadır.Şiirsel bir anlatımla iç içe geçmiş bölümlerden oluşan Dönüşümler Ovidius’un gezileri sonucu insanlardan öğrendiği,kendi eğitiminden edindiği mitolojik bilgilerin birleşiminden oluşmuş bir eserdir.Bu yazı dizisinde sizlere bitkilerin mitolojik kökenlerini anlatmaya çalışacağım.Anlatılan bitkilerde verilen dize ve bölüm numaralarını İsmet Zeki Eyüpoğlu’nun Ovidius-Dönüşümler çevirisine göre aktaracağım.

Daphne  (Defne) :

Daphne and Apollon

Dönüşümler 1.Kitap 453. mısradan itibaren anlatmaya başlamıştır Ovidius Daphne’nin hikayesini.

‘Efsaneye göre Güneş Tanrısı Apollon,attığı oklarla insanları hatta tanrıları bile birbirine aşık edecek güce sahip Tanrı Eros ile karşılaşır.Ok atmasıyla ünlü olan Apollon ,Eros’a yay ve okun sadece kendisine yakıştığını ,kendisinin ok atarak nice yaratıklar öldürdüğünü ,oysa Eros’un sadece gönül yarası açmaya gücü yettiğini söyler.Tabii Eros bu sözlere gücenir,Apollon’dan intikam alması gerekir.İki ok çeker biri aşık eden,diğeri aşktan soğutan güce sahip.Aşık edeni fırlatır Apollon’a,diğerini ise Penios ırmağının peri kızı Daphne’ye…Apollon kıza aşık olur,kız da bir o kadar soğur aşktan…İstemez Apollon’u…Aşkından delirmiş olan Apollon kovalar devamlı perikızı Daphne’yi…Fakat bu kovalamalara dayanamaz Daphne,babasından onu bir ağaca çevirmesini diler ve o anda defne ağacına dönüşür.Apollon ağaca sarılır öper koklar…Daphne’nin karısı olamadığını fakat defne ağacının bundan sonra Apollon ismiyle anılacağını söyler.Gerçekten de Apollon’un saçları defne yapraklarıyla süslüdür.’

Günümüzde yaprakları güzel kokan,hani şu yemeklere bile koyduğumuz defne ağacının mitolojik hikayesi bu şekildedir.

‘Tanrı Apollon’un okçuluk konusunda iyi olduğunun bahsi geçmişken şöyle bir detaya değinmeden geçmeyeceğim.Truva Savaşı’nda Apollon Truva halkının yanında yer alan bir tanrıdır.Truva halkının oklarına yön verdiği konusunda bazı efsaneler mevcuttur.İlyada’da geçmemesine rağmen kulaktan duyduğum bir hikayede Paris’in Achilles’i topuğundan vurması Apollon sayesinde gerçekleşmiştir.

Myrrha  (Mür yada Mürrüsafi Ağacı) :

Myrrha

Dönüşümler 10.Kitap 298. mısradan itibaren başlar Myrrha’nın trajik hikayesi.Çok farklı konulara değinmiştir aslında Ovidius  Myrrha’yı anlatırken.Ensestliği irdelemiştir bu hikayesinde ve insanların hala anlayamadığı hayvanların ensestliğini de geçirmiştir dizelerinden.Myrrha’nın efsanesi Suriye kökenlidir.

Efsaneye göre  Suriye Kralı Cinyras (Theias)’ın kızı Myrrha’nın evlenme zamanı gelmiştir.Bütün doğu ülkelerinden gelmişler Myrrha’nın kocası olmak ve düğünü seyretmek için.Oysa Myrrha dertlidir.Babasına aşıktır delicesine.Kocasının nasıl birisi olmasını istediğini soran babasına imalı bir dille ‘senin gibi’ diye cevap vermektedir.Ama olanaksız bir şeydir  bir kızın babasıyla evlenmesi…Ovidius Myrrha’nın bu çarpıklık üzerine yakarışlarını şu dizelerle dile getirmektedir.

                                           ‘………………….Kan bağı

                                            Engel değil evliliğe.Dölleşme gücüdür bunda

                                            Gövdeleri birleştiren seçmeden,düşünmeden.Suç yok

                                            İneğe babasının atlamasında,aygıra kızının karı

                                            Olmasında,koçun anasına,kuşun kendi yumurtasından

                                            Çıkana,anasına tohumları aşılamasında.Mutluluk

                                            Bu,inanılırsa.İnsan kaygısıdır böyle gereksiz

                                            Bir yasayı yürürlüğe koyan,doğal eğilimleri

                                            Geçersiz sayan………………. ‘

Gece yarısında bu istekle yaşayamayacağını düşünen Myrrha intihar etmek istemiştir.Boynuna ilmeği geçirirken bir yandan da imkansız isteğini mırıldanmaktadır.Fakat tam bu sırada kızın mırıldanmalarını sütannesi duyar ve içeri girerek ölmek üzere olan Myrrha’yı kurtarır.Myrrha anlatır isteğini sütannesine.Sütannesi de şaşkındır fakat yüreği dayanamaz.

Tarlalarda yılın ilk ürünleri çıkmaya başladığı vakit Tanrıça Demeter adına törenler düzenlenir.Bu törenlere sadece kadınlar katılır.Dokuz gece boyunca sevişmek yasaktır bu kadınlara.Bu durumu fırsat bilen sütanne Cinyras’ın yanına gider ve bu dokuz gece için kendisine bir kız bulduğunu söyler.Kral bu teklifi geri çevirmez.Sütanne Myrrha’yı yanına çağırıp planını anlatır ve ona asla ışığa çıkmamasını öğütler.Myrrha ,aşık olduğu babasının çadırına girer ve onunla birleşir.Cinyras’ın içini tuhaf bir his kaplamıştır,bir suç işlediğini hissetmektedir bir süre sonra onun kızı olduğunu anlar ve derhal kılıcına davranır.Myrrha kaçıp kurtulur ve koşmaya başlar.Bir süre sonra bu isteğinin getirdiği utançla ne insanlar ne de ölüler içinde yaşayabileceğini düşünür tanrılardan onu bir ağaca dönüştürmelerini ister ve Mür ağacına dönüştürülür.’

Mür ağacına dönüşürken  ve dönüştükten sonra hala ağlayan Myrrha’nın gözyaşlarıdır Mür ağacından -özellikle üstündeki yarıklardan- akan reçineler.İlkçağlardan beri tedavi amacıyla kullanılan bu reçinelerin yağları günümüzde de çok değerlidir.Myrrha,Smyrna adı ile de bilinir.

Bitkilerin Mitolojik Kökeni: Bölüm 2 - Adonis,Hyacinthos,Kyparissos

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi — posted by admin on @ 2:34 am

Adonis (Gelincik veya Manisa\Dağ Lalesi) (*) :

Adonis and Aphrodite

Dönüşümler 10.Kitap 503. mısradan itibaren anlatılmaya başlanmıştır Adonis’in hikayesi.Myrrha ile peşpeşe olmasının tabii ki bir sebebi vardır.Onun Cinyras’tan olan çocuğudur Adonis.Ovidius’un Dönüşümler eserinde anlatılan her hikaye bir öncekiyle bir noktada kesişir.Adeta ‘Bundan bahsetmişken,şunu da anlatalım’ gibi bir akışı vardır kitabın.

Adonis’in hikayesi de tıpkı annesi gibi trajiktir ve birden çok doğa olayıyla ilişkilendirilmiştir.

Gene Adonis hakkında yazılmış birçok hikaye vardır,yaptığım araştırma sonucu Pierre Grimal Mitoloji Sözlüğü ve Ovidius Dönüşümler  sentezi ile Adonis hikayesini aktaracağım.

‘Efsaneye göre Myrrha mür ağacına dönüşürken içinde yasak aşkının tohumlarını taşıyordu.Fakat ağaç gövdesi bu ,insan değil ya,belli edemiyordu yaşlarından,acılarından sıkıntısını.Nihayet Lucina (Ovidius’a göre Doğum Tanrıçası,daha sonraları Hera ile özdeşleştirilmiştir  ) Myrrha’nın durmunu fark eder ve ona dokunarak çocuğunu doğurmasına yardımcı olur.Orman perileri çocuğu alırlar ve güzelliğinden dolayı onunda bir peri olduğunu düşünürler.Gerçekten de Adonis bir tanrı kadar güzel doğmuştur,ve büyüdükçe de güzelleşmektedir.

Efsane buraya kadar her kaynakta sabit kalıp bundan sonra değişmektedir.Kimi kaynaklar bu olayı Persephone ile Afrodit arasındaki Adonis’i paylaşamama durumuna götürür,ben Ovidius’un Dönüşümler’ine sadık kalacağım.

Adonis büyüdükten sonra Afrodit’in istemeden attığı bir okla yaralanır.Onu ilk gördüğü andan itibaren aşık olan Afrodit,Adonis’i göklere taşır orada onu iyileştirir daha da güzelleştirir ve ona öğütler verir.Ormanda nerelerde gezinmesi gerektiğini,hangi hayvanlardan uzak durması gerektiğini anlatır.Adonis’e bu öğütleri Hippomenes isimli bir başka karakterin hikayesini anlatarak verir.Afrodit sevgilisini öper ve geldiği yere doğru giderken,köpekler bir yabandomuzunu korkutup çıkartırlar mağarasından.Ormandan kaçarken kargısıyla vurur Adonis yabandomuzunu.Fakat yabandomuzu daha çeviktir ve Adonis’e saldırıp onu tek bir hamlede öldürür.Henüz evine ulaşmamış olan Afrodit bu acıyı hisseder ve hemen geri döner.Adonis’in cansız bedenini görünce kahrolur ve der ki ‘Bütün varlığınla yaşayacaksın Adonis,Yitmedin üzüntümün bir anıtı olarak kalacaksın,Ölümün,çektiğim acıyla her yıl yinelenen törenlerde,dipdiri kılacak seni gönlümüzde,çiçeklere dönüşecek kanın.’

Adonis’den damlayan kanlar toğrağa değdiği vakit kızıl çiçekler bitti orada.Manisa Lalesi (Dağ Lalesi)diye bilinir bu çiçekler ve Adonis gibi kısa yaşarlar.Adonis hikayesinin getirdiği bir başka sonuçta ,güllerin kırmızı olmasıdır.Efsaneye göre bu olaya kadar bütün güller beyazmış,ne zaman ki Afrodit yaralı Adonis’e doğru koşmuş ayağına diken batmış.Afrodit’e adanmış olan gül bu vakit kırmızıya dönüşmüştür.Adonis hikayesi ile kırmızı gülün renginin nereden geldiğini de öğrenmiş bulunmaktayız.

(*) Adonis’in hikayesi birçok yer de farklı olaylara bağlanmıştır.Persephone’un da Adonis’e aşık olması ve Adonis’in yılın bir süresinde Afrodit’in yanında bir süresinde de Persephone’un yanında kalmasıyla yaz ve kış mevsimlerinin oluşması gibi.Oysa bu mevsim oluşma hikayesi Demeter,Persephone ve Hades arasındaki olayla da ilişkilendirilmiştir.Adonis’in hikayesinin böyle bir sebep doğuracağını pek düşünmüyorum.Öte yandan Adonis’in niye öldüğüne\öldürüldüğüne dair kesin bir yargı yoktur.Kimisi Ares’in kıskançlığı,kimisi Apollon’un öcü olarak anlatmıştır.Kimiside Myrrha’nın kaderinin zaten Afrodit yüzünden böyle olduğunu dile getirmiştir.

Hyacinthus (Sümbül veya Dağzambağı):

Hyacinthus

Hyacinthus’un hikayesi Dönüşümler 10.Kitap 162.mısradan itibaren anlatılmaktadır.Gene Tanrı Apollon içerikli bir hikayedir.Temelinde gene bir aşk hikayesi vardır fakat talihsizlik büyük rol oynar.Ama bazı kaynaklara göre olay talihsizlik değil Apollon’un rakiplerinin araya girmesiyle gerçekleşmiş bir olaydır.

‘Efsaneye göre Hyacinthus bir Sparta prensidir.Olağanüstü güzellikte bir erkek olan Hyacinthus’a Tanrı Apollon aşık olur.Günün birinde Apollon ile Hyacinthus disk atma oynarlar.Apollon’un attığı disk ya rüzgarın etkisiyle ya da bir kayadan sekerek Hyacinthus’un başına çarpar.Orada can veren Hyacinthus’un bu durumuna Apollon çok üzülür.Dostunun ya aşık olduğu kişinin adının bir çiçek olarak yaşamasını ister.Hyacinthus’tan toprağa damlayan kan orada sümbüle dönüşür.Bu çiçeğin taç yaprakları üzerinde Apollon’un acı haykırışılarını  (AI) ya da Hyacinthus isminin başharfini ( Hyacinthus in Greek) görmek mümkün olacaktır.’

Pierre Grimal’in Mitoloji Sözlüğü’nde de belirttiği gibi bazı yazarlara göre Hyacinthus’un ölümünün arkasında başka nedenler vardır.Bunlardan biri Apollon’un rakibi olan Zephyros’un ondan öç alma isteği,diğeri de Boreas’ın Hyacinthus’a aşık olmasıdır.Boreas ile Zephyros isimleri rüzgar isimlerinden tanıdık gelmektedir.Bazı yazarların bu iki tanrısallaştırılmış rüzgarla olayı ilişilendirmeleri efsanedeki ‘kayadan sekme’ olayını köreltmektedir.Gerçekten de mitolojide bu tarz olayların içinde talihsizlikten ziyade başka tanrıların veya kişilerin etkisi vardır.

Kyparissos (Servi Ağacı):

Kyparissos

Dönüşümler 10.kitap 106.mısradan başlar bu hikaye.Tıpkı Hyacinthus’un hikayesinde olduğu gibi gene yanlışlıkla birini öldürme sonucu oluşmuştur.Temelinde bir hayvanla kurulan dostluk yatmaktadır.

‘Efsaneye göre güzelliğiyle ön plana çıkan Kyparissos’un en sevdiği dostu kutsanmış bir geyikti.Apollon bu gence de güzelliğinden ötürü aşık olmuştu.Artık Apollon’un kıskançlığından mıdır bilinmez,birgün geyik gölgede uyurken Kyparissos’un istemeden fırlattığı bir mızrak bu en yakın dostuna saplanmıştır.Daha evvel de belirtmiştim,Apollon’un okları mızrakları istediği yöne çevirdiğinden.Neyse,Kyparissos en yakın arkadaşının öldüğünü görünce derhal yanına vardı.Ağlıyordu ona baktıkça,acı çekiyordu.Dayanamadı ve seslendi Tanrılara ‘Hep acı çeksin onu vuran’ diye.Ağladıkça tükendi kanı ve gövdesi sertleşmeye başladı.Boyu yükseldi ağaçlara doğru ve gördü kendi dönüşümünü.En yakın dostunun yanı başında bir servi ağacına dönüştü.’

Servi ağacının en tepesi hafif kıvrıktır ,aşağı doğru bakmaya çalışır sanki..Derler ki başında durduğu kişiye bakar,boynunu büker.Acı çeker.Bu yüzden mezarlıklarda hep servi ağaçları vardır.Baş ucunda bulunduğu mezarın sahibi için ağlar ve devamlı ona bakarak acı çeker.

Dönüşümler içerisinde en sevdiğim hikayedir belki bu.Günümüzde bile sürdürülen bir geleneğin oluşumunu anlattığı için etkilemiştir belki de beni.İlginç gelen başka bir nokta ise günümüze dek ulaşmış olan bu geleneğin hikayesinde,iki insanın birbirine sevgisi,aşkı değil de bir hayvana olan sevginin işlenmesi…

Bitkilerin Mitolojik Kökeni: Bölüm 3 - Clytie ve Leucothea

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi — posted by admin on @ 2:29 am

Clytie ve Leucothoe (Ayçiçeği-Günebakan ve Günlük-Sığla Ağacı) :

Clytie

Clytie

Ovidius bu ilginç hikayeyi  eserinin 4.kitabında 207.mısradan itibaren anlatmaya başlamıştır.Tek hikayeden iki farklı bitkinin hikayesi çıkmaktadır,her ne kadar bu bitkiler birbiriyle alakalı gözükmese de efsaneyi ayrı ayrı anlatmak olanaksızdır.

‘Efsaneye göre,Clytie ve Leucothoe iki kardeş İran (Persia) prensesidir.Clytie Güneş’e aşıktır.Fakat Apollon Leucothoe’ye vurulmuştur ve ona ulaşmak için bir plan yapmıştır.Bir gece kızların annesi kılığına girip odalarına girmiştir,ardından Leucothoe’nin yanına uzanıp kızın arkadaşlarının dışarı çıkmasını istemiştir.Yavaşça gerçek haline dönüşen Apollon’u gören Leucothoe ilk başta ürkmüş fakat daha sonra teslim etmiştir kendini bütün güzelliğiyle ortaya koyan Apollon’a…Apollon artık Leucothoe’ye aşıktır ve Clytie ile ilgilenmemektedir.Bu durumu fark eden Clytie ise kıskançlıktan kardeşinin aşkını  babasına ve önüne gelene anlatmaya başlamıştır.Babaları Kral Orchamus,Leucothoe’yi diri diri gömdürür anlatılanlar üzerine..Ertesi gün Leucothoe’yi bulamayan Apollon durumu fark eder ve kızı gömülü olduğu yerden çıkarır,fakat artık çok geçtir.Kızın cansız bedenini Günlük-Sığla Ağacı’na dönüştürür.Bu ağacın reçineleri yakılarak Apollon Tapınağı’nda tütsü olarak kullanılacaktır.Clytie ise aşkından çılgına dönmüştür.Apollon ona artık görünmemektedir.Aramış durmuş gökyüzünde Güneş’i.Gördüğü zaman takip etmiş kafasıyla.Dokuz gün hiçbirşey yememiş,içmemiş ve devamlı ağlamış.En sonunda gövdesi solgun bir ota dönüşmüş,başı ise pırıl pırıl parlayan bir çiçeğe.Devamlı Güneş’e çevirmiş başını ve ona bakığ durmuş.İşte bu yüzden Günebakan derler Clytie’nin dönüştüğü bitkiye.’

Leucothoe’nin dönüştüğü ağacın üstüne yarıklar açılarak yağı ve kabukları alınır.Dini törenlerde buhur adıyla tütsü olarak yakılır.Bugün kiliselerde hala bu tütsü kullanılmaktadır.Ayrıca bu tütsü gene Hristiyan ailelerin evlerinde de yakılır.Dini adetlerin birçoğunun pagan kökenli olduğunun bir kanıtı da budur.Clytie ise Türkçe’ye Günebakan ve Ayçiçeği olarak geçmiştir.Bu efsaneye bakılırsa Ayçiçeği demek biraz mantıksız olacaktır.

Leucothea and Apollon

Leucothea & Apollon

Araştırmamı gerçekleştirirken en çok zorlandığım hikayelerden biridir.Pierre Grimal’in Mitoloji Sözlüğü’nde Leucothoe’nin de günebakana dönüştürüldüğü yazmaktadır.Oysa Dönüşümler’de ve Mythology:Myths,Legends and Fantasies isimli eserde Leucothoe’nin günlük ağacına dönüştürüldüğü açıkça anlatılmıştır.İlgi çekecek bir başka nokta,kaynaktan kaynağa aşık olan kişinin değişmesidir.Kimi kaynaklar direkt olarak Apollon der,kimi kaynaklarda sadece Güneş olarak geçer,Dönüşümler’de ise güneşin mitolojik tasviri ‘Hyperion Oğlu’ olarak geçmektedir.Efsane en yaygın biçimde Apollon üzerinden anlatıldığı için ben de bu şekilde anlatılmasını uygun buldum.

Bitkilerin Mitolojik Kökeni: Bölüm 4 - Narcissos,Heliads

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi — posted by admin on @ 2:24 am

Narcissos (Nergis) :

Narcissus

Mitoloji ile ilgilensin ilgilenmesin birçok kişinin bildiği bir öyküdür Narcissos’un ki.Narsizm’e kaynak olmasıdır belki de onu ünlü yapan,dönüştüğü çiçekten çok…

Ovidius Dönüşümler’inde 3.kitap 340.mısradan itibaren anlatmaya başlamıştır bu hikayeyi.

Efsane içerisinde efsane gene…Echo diye bilinen yankının hikayesi de aktarılır bu hikayeyle bağlantılı olarak…

‘Efsaneye göre,kahinler Narcissos için eğer kendi yüzüne bakmazsa çok uzun yaşayacağını söylemişlerdi.Narcissos doğdu,büyüdü ve birçok kızın ve perinin aşık olduğu bir genç oldu.Fakat duyarsızdı bu aşıklara karşı kendisi.Günün birinde bir peri olan Ekho aşık oldu Narcissos’a,fakat onun da aşkı karşılıksız kalınca Echo üzüntüden zayıfladı zayıfladı ve inleyen bir ses olarak kaldı (Yankı’nın mitolojik nedeni olarak anlatılan Ekho).Narcissos’un aşklarına karşılık vermediği kızlar ve periler,Echo’nun da halini görünce Tanrılar’dan öclerinin alınmasını istediler ve ‘Sevsin de kavuşamasın sevdiğine’ diyerek bir beddua ettiler.Tanrılar kabul edecekti bu dileği.Günün birinde Narcissos bir av sonrasında su içmek için bir pınar kenarına geldi.Su içmek içi eğildiğinde kendi yansımasını gördü ve görür görmez beliren siluete aşık oldu.Bakakaldı suya öylece.Ellerini uzatıyor,siluet de ellerini uzatıyor,gülümsüyor aynı şekilde siluet de  gülümsüyor ama ne zaman ulaşmaya çalışsa aşık olduğu görüntüsüne su bulanıklaşıyordu ellerinden,gözyaşlarından…Bağırmaya başladı Narcissos kavuşmak istediği sevgilisine…Bu durumu gören Echo her ne kadar kırgın olsa da Narcissos’a karşı acıdı ona…’Ey gidi boşuna sevdiğim çocuk’ dedi Narcissos suya bakarak ‘kal sağlıcakla’….Echo’da seslendi Narcissos’a ‘kal sağlıcakla’….Orada öldü Narcissos yorgunluktan…Acıdı ona su perileri..Ölüsünü yakmak için odun toplamaya gittiler..Döndüklerinde cansız bedenin yerinde sadece bir çiçek duruyordu.Bugün ‘Nergis’ diye bildiğimiz çiçeğe dönüşmüştü Narcissos….Derler ki ölülerin geçtiği Styx nehrinden geçerken bile sudaki yansımasına bakmış…’

Narcissos’un hikayesi birçok insan tarafından ‘Sudaki yansımasına aşık olup,ona ulaşmak için suya atlayıp boğulmuş’ olarak bilir.İncelediğim kaynaklar bunun doğru olmadığını göstermektedir.Narcissos’un hikayesi üç oluşum içerir.Yankı,Nergis çiçeği,Narsizm…Echo ile Narcissos ayrı anlatıldığı takdir de hikayenin güzelliği kaybolur.Hikayenin sonunda ‘kal sağlıcakla’ derken Echo’nun karşılık vermesi (sesin yankılanması) Narcissos’a bir veda niteliği taşımaktadır bana göre.

Bazı efsanelere göre Narcissos yorgunluktan ölmemiş intihar etmiştir.Kanının bulaştığı her yerde nergis çiçekleri oluşmuştur.

Heliadlar (Karakavak-Kavak Ağacı):

 Heliads

Ovidius’un Dönüşümler’i o kadar farklı bir dille kaleme almıştır ki,bir olaydan bir sürü farklı sonuç çıkmaktadır.Başlarda da belirttiğim gibi ‘adı geçmişken ondan da bahsedeyim’ havasında yazdığı için şiirsel anlatım bir yerde kendi adeta sohbete çevirmiştir.Heliadlar’ın hikayesi aslında günümüzde coğrafik açıdan etkisini hala sürdüren bir felaketin sonucudur.Bu hikayeyi daha sonra ayrıca işleyeceğim.

Ovidius Heliadlar’ın hikayesini eserinin 2.kitabı 340.mısrasından itibaren anlatmaya başlamıştır.

‘Efsaneye göre,Helios’un (Olymposlu Tanrılar’dan önce varolan bir Titan,Güneş Tanrısı) Phaeton isminde bir oğlu ve Heliadlar olarak adlandırılan kızları vardı.Anneleri Klymene,Phaeton büyüyüne kadar babasının kim olduğunu ondan gizledi.Gün geldi Phaeton babasının Güneş Tanrısı olduğunu öğrendi ve bunun ispatlanması için babasından arabasını istedi.(Burada araba ile kastedilen Güneş’i doğudan batıya götürdüğü düşünülen araçtır.)Helios’un istemeyerek izin verdiği Phaeton bu aracı kullanamayarak felaketlere yol açtı ve bu duruma bir son vermek üzere Zeus bir yıldırım fırlatarak Phaeton’u öldürdü.Phaeton’un bu ölümüne kardeşleri Heliadlar çok üzüldüler ve devamlı ağladılar,dövündüler.Dört ay boyunca mezarının başından ayrılmadılar.Heliadlar’ın en büyüğü Phaethus kapanmak istemiş yere,fakat hareket edememiş ,çakılmış adeta yere çakılmış.Lampeti isimli başka bir kardeşleri yardım etmek istemiş ama aynı durum kendisinde de meydana gelmiş.Kütüğe dönüşmüş bacakları,dal olmuş kolları,kabuklanmış vücutlarının her bir tarafı.Gözyaşlarının gün ışığıyla katılaşmasından sonra altın gibi parlayan kehribar oluşmuş bünyelerinde’

Karakavak veya Kavak ağacının mitolojik kökeni bu şekildedir.Ovidius’a göre bu ağaçlardan oluşan damlaları bir ırmak ulaştırmış Latin kadınlarına,onlarda süs takısı yaparlarmış bunlardan.

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

Bitiş Tarihi: 09.19.2009

Kaynakça:
1-)Ovidius,Dönüşümler,Çev.İsmet Zeki Eyüboğlu,Payel Yayınevi,İstanbul,1994
2-)Grimal P.,Mitoloji Sözlüğü,Çev.Sevgi Tamgüç,Sosyal Yayınlar,iSTANBUL, 1997
3-)Mavromataki M.,Greek Mythology and Religion,English Edition,HAİTALİS,Athens,1997
4-)Parker J.,Mythology:Myths,Legends,Fantasies,Global Book Publishing,Australia,2003

İmbros:Mitolojik Köken-Tarih ve Gezimiz

Filed under:Antik Yunan ve Roma Kültürü & Tarihi, Kişisel — posted by admin on August 31, 2009 @ 4:25 pm

Bölüm 1: Mitolojik Köken ve Kayıtlarda İmbros

             Tenedos’la kayalık İmbros arasında,

             Bir mağara vardır,geniş,kocaman.

             Durdurdu orda atları Poseidon,yeri sarsan.

             Çözdü arabadan,tanrısal yemlerini koydu önlerine.

             Bağladı ayaklarına altın zincirler

             Bunlar kırılmaz,çözülmez zincirlerdi

             Efendileri gelene dek ayrılamazlardı oradan

             Kendi de Akhalar’ın ordusuna doğru yürüdü gitti.

                                                                           İLYADA XIII-33.

Imbros (Gökçeada) ismi ilk defa bu dizelerde geçmekteydi, Milattan önce 750 yılında yazılmış olan Homeros’un İlyada’sının dizelerinde…Milattan önce 1200 yıllarında yapıldığı öngörülen Truva Savaşı’ nın destanında…

Yaklaşık 3200 yıllık bir geçmişi vardı İmbros’un ve mitolojik açıdan bakıldığında daha da eskilere uzanıyordu…Denizlerin Tanrısı Poseidon’un Truva Savaşı sırasında atlarını bağladığı mağaraya çok yakındı bu ada…

Sadece Poseidon’un mağarasına değil Achilles’in annesi Thetis’in sarayına da çok yakındı … Şu şekilde belirtmişti Homeros bize bu sınırları :

              Böyle dedi,yel gibi giden İris’de fırladı gitti

              Samos’la kayalı İmbros‘un arasından,

              Atladı kapkara denize,

              Sular gümbür gümbür gürüldedi.

              Sığır boynuzundan sirtinin içindeki kurşun

              Nasıl dalarsa çiğ et yiyen balıklara doğru,

              O da öyle daldı derine,

              Buldu Thetis’i oyuk bir mağarada….

                      

                                                                      İLYADA XXIV-78.

Bu dizelerin hemen öncesinde Zeus ,Troia Kralı Primaos’un Hector’un ölüsünü nasıl geri alacağını Achilles’in annesi Thetis’e bildirmesi için İris’i görevlendirmektedir.İris, Thetis’i belirtilen bölgede oyuk bir mağara içerisinde  ağlarken ve çevresinde deniz tanrıçalarıyla bulur.Bu dizeler ışığında doğrudan Thetis’in sarayı demek yanlış olabilir diye düşünüyorum,saraylarından biri demek daha doğru olur.Ne de olsa Thetis bir deniz tanrıçası ve tek bir evi olmayacaktır.Ama mitolojik kayıtlarda bu şekilde geçmesi İmbros’u önemli kılmaktadır.

 Özet olarak Mitolojik açıdan iki önemli mekanla adı anılır İmbros’un:

Poseidon’un atlarını bağladığı bir mağarası Tenedos (Bozcaada) ile Imbros (Gökçeada) arasında ve Thetis’in saraylarından birtanesi  Samos (Sisam) ile Imbros arasında.

Kuzey Ege

Bu iki önemli mekandan başka ayrıntılarada değinmekteydi Homeros.Örneğin Hera’nın bu adadan geçmesini şu dizelerle belirtmişti:

                       Böylece Here andını bitirince

                       Uzaklaştılar Lemnos’la İmbros kentlerinden…

                  

                                                                       İLYADA XIV-281

Homeros’un bu eserine güvenecek olursak ,ki Schliemann bu esere güverenerek Troia kentini bulmuştur,İmbros o dönemlerde etkin yerleşkelerden biridir.Homeros bize bu detayı şu şekilde vermiştir:

                         İeson’un oğlu satın almıştı Lykaon’u

                         Bir konuk çok para verip kurtarmıştı

                         İmbroslu Eetion’du bu konuk…

                         

                                                                      İLYADA XXI-43

                         Ayağıtez Akhilleus yakalayınca öbür çocuklarını

                         Gider satardı ekin vermez denizin ötesinde

                         Samos’ta,İmbros‘ta,dumanlı Lemnos’ta

                      

                                                                      İLYADA XXIV-753

Bugün Gökçeada’ya ait rehberlerde Eetion’dan İmbros Kralı olarak bahsedilmektedir.Oysa İlyada’da iki tane Eetion’dan bahsedilir,bunlardan biri Thebai şehrinin kralı ve Andromakhe’nin babası olan Eetion’dur,diğeri ise İmbros’lu bir konuktur.Pierre Grimal’in Mitoloji Sözlüğü’nde adı geçen Eetion gene Thebai kralıdır.Troia prensi Lykaon’u satın alarak kurtaran Eetion ile Thebai şehrinin kralı aynı kişi değildir destana göre.Benim İmbros’a o dönemlerde etkin bir yerleşke dememdeki neden burada köle alışverişinin yapılıyor olmasındandır.

Yukarıda belirtilen dizeler haricinde İlyada’da başka İmbros ismine rastlanmamaktadır.

İmbros adının geçtiği bu dizelerde başka bir önemli ayrıntı ‘kayalık’ olarak belirtilmesidir.Gerçekten de bugün İmbros’a gittiğimizde ilginç kaya oluşumlarını görmekteyiz.Koyların,sahillerin tümü kayalıklardan meydana gelmiş,ayrıca ada içerisinde de farklı kaya oluşumları bulunmaktadır.Zaten adanın en önemli gezi noktalarından biri de ‘Peynir Kayalıkları’dır.Anlaşılan İmbros’un kayaları her dönem dikkat çekici olmuştur.

İmbros’ta yapılan arkeolojik çalışmalar sonucunda M.Ö.3000 yıllarına ait sur ve ev temellerinin yanı sıra  erken tunç çağına ait seramikler,taş balta,silex ok ucu,yonga parçaları…vb. bulunmuş.Fakat çıkarılan bu parçalar Çanakkale Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.Bana göre bu durumdan çıkarılacak sonuçlardan birtanesi de Homeros’un gene düşünen okuyucuya bir kez daha yön verdiğidir.

İmbros adının geçtiği bir başka kayıt ise Ksenophon’un Hellenika isimli eseridir.Bu eserde İmbros şu şekilde geçmektedir:

‘Asia kentleri Kypros ve Klazomenai adaları da dahil Kralın olacaktı ve gerçi Atina Lemnos,Imbros ve Skyros klerukhia’larını elinde tutsa da ‘büyük ve küçük diğer Yunan kentleri otonomiye kavuşacaklardı’.

Ksenophon’un Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) isimli eserinde Pers Kralı II.Artakserkes’in kardeşi Kyros’un ayaklanması,ölmesi ve aslında zafer kazanan paralı Yunan askerlerinin Ksenophon önderliğinde ülkelerine dönmeleri konusu işlenmiştir.II.Artakserkes zamanında imzalanan bu Antalkidas Barışı (Kral Barışı)’nın İmbros ile ilgili maddesi Hellenika 5.1.31′de geçmektedir.

Byzantionlu Stephanios’a göre ‘İmbros,bir Trakya adasıdır.Kabeiroi ve Karialıların İmbramos dedikleri Hermes’in kutsal alanıdır.Bir kenttir halkına İmbroslular denir.’

İamblikhus ,’Pythagoras’ın Yaşamı’ isimli eserinde İmbros’ta mistik ayinlerin yapıldığını söylemiştir.

Bölüm 2:Tarihi Eserler ve Kalıntılar

İmbros’un bu geçmişine rağmen ada da herhangi bir tarihi eser görememekteyiz.Oysa ki Ege Bölgesi’nde ve bu bölgedeki diğer adalarda birçok antik şehir kalıntıları görmek mümkün.İmbros’ta kalmamış olması ya da olmaması üzücü bir durum bana göre.

Bademli Köyü taraflarında yapılan çalışmalar sonucu bir höyük çıkarılmış fakat bu bölgeye ulaşım bir hayli zor.Ayrıca ada üstünde en meşhur antik kalıntı ‘Kaya Mezar’ olarak tabir edilen  bir yapı.Açıkçası bu mezarın geçmişinin tam olarak bilinmemesi ve ulaşımın zor olması merakımızı sıfıra indirmektedir.Öğrendiğimize göre bu mekana ulaşım için tabela konuyormuş,fakat birileri buraya gelinmesini istemiyormuş gibi tabelayı her seferinde söküyormuş.

Yapılan araştırmalar doğrultusunda İmbros’ta iki adet önemli kutsal alan olduğu düşünülmektedir.Bunlardan biri Kabeiroi olarak bilinen Büyük Tanrılara adanmış Kabeirion’dur.Semadirek adasındaki kutsal alandan sonra en önemlisidir.İkinci kutsal alan ise Hermes İmbramos Tapınağıdır.Bugün bu iki kutsal alanın lokasyonları sadece varsayımdır.

İmbros Tarihi Kalıntılar Varsayımlar

Yukarıdaki haritadan görüldüğü gibi Hermes Tapınağı adanın kuzeyinde Agios Dimitrios’da Kabeirion ise Bademli yakınlarındadır.26-27 Ağustos Gökçeada Değerleri Sempozyumu’nda da belirtildiği gibi bu lokasyonlar şu an sadece varsayımdır.

Bulunan sikkelerden Hermes’in İmbros için önemli bir tanrı olduğu açıktır.

 Bölüm 3: İmbros Gezimiz

Açık konuşmak gerekirse yaz tatili için Gökçeada’ya gitmek aklımızın ucundan bile geçmemişti.ETS ile ayarladığımız Karia Turu’nun Ramazan dolayısıyla iptal edilmesi üzerine yaşadığımız hayal kırıklığı bizi yeni birşeyler yapmaya itti.Harita üzerinden bir bölge seçip kendi imkanlarıyla seçilen bölgede tatil yapan insanları sevmişimdir.Biraz hazırcıyım herhalde çünkü böyle birşeye daha evvel hiç yeltenmemiştim.Bir gün içerisinde yaptığımız tatil planı ile anne tarafından dedemin memleketi olan İmbros’a (Gökçeada) gitme kararı aldık.Bu ada Türkiye’nin en büyük adası ve en uç noktası olma ünvanlarına sahip.En son 14 yaşımda gelmiştim buraya şimdi ise sevgilimle gelecektim :)  Mitolji ve Tarih’e olan ilgimi artık sitemi takip edenler biliyordur diye düşünüyorum.İmbros’un mitolojik açıdan önemini gayet iyi biliyordum ve burada Kaya Mezar haricinde bir tarihi kalıntı bulamayacağımızı da.Ama onun dışında şirin Rum köyleri,eşsiz doğal koylar bizi bekliyordu.

Kaldığımız otelin işletmecisinin Arkeolog olması,bu meslekle uğraşan insanları doğrudan çekim alanıma aldığımı bir kez daha gösterdi.Elektrik Mühendisi’nden çok Arkeolog tanımaya başladım artık.Tatilimizin ilk günü,bir yıldır özlemle beklediğimiz denize girmekle geçti.Kefaloz Koyu’nda Aydıncık Plajına gittik.Hemen arkasında bulunan Tuz Gölü’nün üzerinde yürümek çok değişik bir duyguydu.Haritada gösterilen küçük kaya mezarlarını aradıysak da bulamadık.

İmbros Tuz Gölü Tuz Gölü

Aynı günün akşamında keşif yapmaya doyamadığımız için Agia Theodori’ye (Zeytinliköy) gitme kararı aldık.Madamın Kahvesi isimli mekanda dibek kahvelerini içerken mekanı işleten amcalarla rumca konuşmaya başlamamız beni bir anda heyecanlandırdı.Hemen sormaya başladım ‘Dedem buralı tanıyor musunuz ? ‘

Çarşamba günü başka bir koyda denize girmek istedik.Malum kendi turumuzu ayarlamışız o kadar hergün aynı şeyleri yapmak olmaz.Sualtı Milli Parkı sınırları içerisinde olan YıldızKoy’a gittik.Burada bir plaj bulunmuyordu fakat kayalar adeta insanlar denize girebilsin diye düzenlenmişti sanki.Denizin dalgalı olması Poseidon’un atlarını dizginlediğine bir işaretti benim için.Ya da rüzgar o yönden esiyordu.İlk düşündüğüm daha mantıklı geldi :)Aynı günün akşamı Kastro’da (Kaleköy) balık yemeye gittik.’Ben Sarıyerliyim kardeşim,balığın içinden geldim’ diye iki mekana racon kestikten sonra üçüncü mekanda ahtapotumuzu kalamarımızı ve balığımızı yiyebildik.

Perşembe akşamı tatilin sonuna iyice yaklaştığımızı hissettik.Cumartesi günü sabahtan geri dönecektik.Tekrar YıldızKoy’a gitme kararı aldık.Deniz gene aynı şekilde…Önce ikimiz vardık koyda..Ürktük denizden biraz..Sonra insanlar gelmeye başlayınca cesaretimizi topladık ve atladık sulara.Akşam Kaleköy’ün simgesi olan tepedeki kaleye çıkma kararı aldık.M.Ö.5.yüzyılda yapılan kale daha sonra Bizanslılar ve Cenevizliler tarafında onarılmış.Çevreyi gözlemek için ideal bir konuma sahipti burası.

Kale İmbros 

Cuma günü geldiğinde adada en rahat yüzülen yere gitmeye yani Aydıncık Plajı’na gitme kararı aldık.Akşama kadar burada yüzdükten sonra son bir kez Madamın Kahvesi’ne gittik.Bu arada bahsi geçen günlerin içinde şehir merkezini birçok kez dolaştık ve uzun yollar yürüdük.Sağolsun otel işletmecimizin yürümesi çok keyifli dediği yolların hepsi yaklaşık 7 km olduğu için toplu taşımayı tercih ettik :)

Kaya Mezar’a uğramak pek içimizden gelmedi.İlk baştada belirttiğim gibi ne bir tabela ne de bir hikayesinin olmayışı ve rehberde gördüğümüz resimden sonra gitmek istemedik.Rehberdekinden fazlasını göreceğimizi de pek düşünmüyorum.

 Kısacası Gökçeada,Antik Çağlara ait kalıntılar görmeyi bekleyenler için iyi bir tercih değil belki ama benim gibi pagan mantığında yaşıyorsanız ve içinizde 12 Tanrı sevgisi varsa ideal bir ada.Rüzgarı,Dağ Kokusu,Denizi ile gözlerinizi kapadığınızda çevrenizde o mitolojik büyüyü çok rahat hissedebiliyorsunuz.Achilles’in bu adaya uğradığını bilmek bile mükemmel bir duygu…Ayrıca biz Rumlar’ın burada hala etkin olarak yaşadığını görmek beni ayrı mutlu etti.

Yazan:Dimitri Daravanoğlu 

Kaynakça:

1-)Homeros,İlyada,Çev.Azra Erhat,Can Yayınları,İstanbul,24.Basım 2008

2-)Ksenophon,Hellenika (V.I.31)

3-)Gökçeada Değerleri Sempozyumu Notları

4-)Grimal P.,Mitoloji Sözlüğü ,Çev.Sevgi Tamgüç,Sosyal Yayınlar,İstanbul,1997


next page


image: detail of installation by Bronwyn Lace