İstanbul Açık Hava Bizans Güncesi
''İstanbul Açık Hava Bizans Güncesi'', 2mi3 Instagram hesabında ''İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'' teması altında paylaştığım gönderilerin metinlerini bir araya getirmektedir. Sosyal medyada paylaştığım ve büyük bir kısmı yorumlar arasında kaybolan bu yazılarda, İstanbul’un Bizans mirasına dair gezilerimi, gözlemlerimi ve araştırmalarımı daha günlük ve kişisel bir anlatımla sizlerle paylaşıyorum. Tarihsel ve mimari açıdan daha detaylı bilgiler için İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi bölümünü ziyaret edebilirsiniz.
23 Mayıs 2025 - İstanbul'da neden bir Bizans Müzesi yok?
Hani herkes bir şeyler soruyor ya Chatgpt'ye şu sıralar; bir soru da ben sordum, 'İstanbul'da neden bir Bizans Müzesi yok?' diye. Bakınız ne cevap verdi kendisi:
''Bu oldukça önemli ve derin bir soru. İstanbul’da neden özel bir “Bizans Müzesi” olmadığı meselesi, birkaç tarihsel, siyasi ve kültürel katmana sahip:
1. Tarihsel ve Kimliksel Gerilim: İstanbul’un Bizans geçmişi, Osmanlı fethinden sonra kasıtlı ya da doğal yollarla arka plana itildi. Osmanlı, şehri yeniden İslamlaştırdı ve Bizans mirasını büyük ölçüde “fethedilen” bir geçmiş olarak konumlandırdı. Cumhuriyet döneminde de Bizans’ın öne çıkarılması, ulusal kimlik inşasında problemli görüldü; çünkü “Batı”ya ait bir geçmiş gibi algılandı.
2. Mevcut Eserler Dağınık: İstanbul’da Bizans’a ait çok sayıda eser ve arkeolojik buluntu var ama bunlar tek bir müzede toplanmadı: Ayasofya, Bizans’ın başyapıtı, ama müze statüsünden çıkarılıp cami yapıldı.Kariye, mozaikleriyle bir Bizans sanat müzesi gibiydi, o da camiye çevrildi. İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Bizans’a dair parçalar barındırıyor ama odakları farklı. Fener-Rum Ortodoks Patrikhanesi, Bizans’ı hatırlatan bir mekân ama resmi bir müze değil.
3. Kültürel ve Politik Hassasiyetler: Bizans mirası, özellikle dini yönü (Ortodoksluk) nedeniyle siyasi olarak hassas bir alana giriyor. İstanbul’un fethiyle gelen kimlik, halen güçlü bir şekilde Osmanlı ve İslami bağlamla ilişkilendiriliyor. Bu yüzden “Bizans Müzesi” gibi bir proje, bazı kesimlerce ideolojik bir tehdit gibi görülebilir.
4. Turistik Sunumda Kullanılıyor, Ama Derinlemesine Değil: Turizmde “Doğu Roma” ya da “Bizans” vurgusu yapılır ama bu genellikle yüzeysel kalır. Derinlikli bir Bizans anlatısı ya da küratörlük nadirdir.
Sonuç: Teknik olarak bir Bizans Müzesi kurmaya engel yoktur. Ama tarihsel kimlik politikaları, dini hassasiyetler ve mevcut yapılar arasındaki dağınıklık bu boşluğun temel sebepleridir. İstersen İstanbul'da bir Bizans Müzesi kurulması fikri üzerine kurmaca bir senaryo ya da proje dosyası da oluşturabiliriz.''
Bu dijital yoldaş ile kurmaca bir senaryo ya da proje dosyası oluşturmaktansa ben kendime bir çalışma yapmaya karar verdim. İstanbul'un Bizans Mirası'nı adım adım gezip, haritalandırıp, fotoğraflayıp bir kronoloji oluşturayım dedim. Yok mu böyle çalışmalar, var tabii ki, alası var hatta. Ama kendime yapmanın da keyfi başka. Muhtemelen 2mi3.com üzerinde amme hizmetine de açılır bu çalışma.
Buyrun ilk duraklarımız:
-
Atik Mustafa Paşa Camii / Hristos Pantepoptes Kilisesi
-
Sinan Paşa Mescidi / Hristos Evergetes Manastırı
-
Gül Camii / Agia Theodosia Kilisesi
-
Vefa Kilise Camii / Ayios Theodoros Kilisesi
05 Haziran 2025 - Zeyrek dolaylarında...
'İstanbul'da neden bir Bizans Müzesi yok?' diye sorduktan sonra, adım adım gezerek, kendime keşfederek, oluşturduğum ve çok yakında amme hizmetine de açacağım albüm haritamın çalışmalarına 25500 adımlık bir tur ile devam ettim. Bakmayın adım sayısının bu kadar çok olmasına, her seferinde aynı noktadan başlıyorum yürümeye. Bu da bu araştırmamın bir ritüeli, seyyah misali...
İkinci turumda, biraz daha ufak bir bölgede, yapıların birbirine daha yakın olduğu bir alan içerisinde, Zeyrek'te gezindim. Günümüzde sadece neredeyse bacak boyunda bir duvarı kalmış bir kiliseye, restorasyonu nedense bir türlü bitmeyen I.Aleksios döneminden bir manastıra, İstanbul'da Ayasofya'dan sonra ayakta kalmış en büyük Bizans yapısına ve duyunca görmek için heyecanlandığım bir pagan mezarına uğradım. Azıcık duvarı kalmış yapı daha sonra Kandili Güzel Mescidi olacak olan İşaya Kilisesi idi. Neyseki bu yapıda bir rekonstrüksiyon çalışması başlatılmış. Sonuç ne olur bilinmese de, en azından hatırası devam eder. I.Aleksios döneminden kalma yapı ise Eski İmaret Camii / Pantepoptes Manastırı Kilisesi. Umarım bir gün restorasyonu biter ve dünya gözüyle görebiliriz. Diğer yapı bir çok gezginin bildiği Molla Zeyrek Camii / İsa Pantokrator Kilisesi. Neredeyse önünden her geçtiğimde girdiğim ve her defasında bir kez daha şaşırtan Bizans harikası. Buranın paranormal hikayeleri bir başka araştırma konusu olsa da, beni bu kez şaşırtan iç duvarına kazılmış bin yıllık bir yazı oldu.
İkinci turun rotasını yaparken en çok merak ettiğim yer, pagan dönemden bir yöneticinin mezarı olduğu rivayet edilen ama Pantokrator Manastırı kompleksinin bir parçası (hatta kütüphanesi) olduğu da söylenen ve sonradan Şeyh Süleyman Mescidi olacak sekizgen yapı olmuştu. Burası aslında daha evvel yeniçeri mezarını görmek için ziyaret ettiğimiz mescidten başka bir yer değildi. Ama İstanbul işte, sizi aynı yere onlarca kez çağırmak için bir vesile illa bulur.
Yazının tamamını okumaya üşenebilecekler için bu turda gidilmiş mekanlar şöyle listelenmiştir.
-
Şeyh Süleyman Mescidi / Pantokrator Manastırı Kütüphanesi veya Bir Pagan Mezarı,
-
Molla Zeyrek Camii / Hristos Pantokrator Kilisesi
-
Eski İmaret Camii / Pantepoptes Manastırı
-
Kandili Güzel Mescidi / İşaya Kilisesi
17 Haziran 2025 - Otuz bin adımda İstanbul'un Bizans izleri
'İstanbul'da neden bir Bizans Müzesi yok?' sorusunun cevabını kendi kendime, ''E koskocaman şehrin üstünü kapatıp kapısına da müze diye tabela koyamazlar ya' diye cevaplayarak, sonra da 'Bu şehir tabelasız bir açık hava müzesi zaten' diye varsayarak, 30.000 adımlık bir akşam yürüyüşüyle haritamı oluşturmaya devam ettim. Bu sefer sadece kiliseden devşirme camiilere değil, sarnıçlara, arkeoparklara da yöneldim çünkü haritamın kapsamı sadece dini yapılar olmamalıydı, Bizans temaslı her yapıyı eklemeliydim.
Şişli'den Saraçhane'ye dosdoğru yürüyüp, ilk önce Aziz Polyeuktos Kilisesi kalıntılarında bir süre durup kafamda canlandırmaya çalıştım. Kim bilir nasıldı bir dönem burası, kim bilir nasıl olacaktı eğer tüm yapılar günümüze ulaşsaydı? Arkada Valens Kemeri, solda Kalenderhane ve Theodosius Forumu'na uzanan yol, sağda Kıztaşı ve Havariyun Kilisesi.
Peki daha da sağa gitsem neler vardı acaba, hani şöyle Edirnekapı'ya doğru bir yürüsem... Bir dönem devasa bir açık hava sarnıcı olan, bugün ise #VefaStadyumu olarak işlev gören #Aeitos Sarnıcı'nın önünden geçtim. İçerisinde çocukların top oynadığı Kasımağa Mescidi ve bugün sadece bir duvarı ayakta kalmış, sonradan Odalar Camii adını alan ama 1640'a kadar da Konstantiniyeli Azize Meryem Kilisesi olarak faaliyet göstermiş tarihi yapı da sarnıcın hemen arka sokağındaydı. Manuil Manastırı olarak inşaa edilmiş sonradan Aziz Noel Baba ismini alıp Katolikler'e geçmiş ve 1630'dan beri Kefevi Camii olarak hizmet eden kilise de yürüme mesafesindeydi. Sadece bunlar değil; yol üzerinde ilerlerken bir de yakın dönemde inşaa edilmiş, Panagia Uranon Rum Ortodoks Kilisesi'ne denk geldim ki yakın dönem dediğime bakmayın; yapım yılı 1834. Burayı da bir başka Bizans dönemi kilisesi üzerine inşaa edildiği rivayeti üzerine haritaya ekledim. Draman Parkı içerisinde yer alan Boğdan Sarayı Şapeli Kalıntıları ise günün güzel bir sürprizi oldu.
Yakın civardaydı yine bölgenin esas yıldızları, Fethiye ile Kariye. Çok da anlatmaya gerek yok kendilerini. Ama bir yer vardı ki tam Fethiye'nin dibinde, bence övülmeyi, korunmayı, sevilmeyi en çok hakkeden de burasıydı. Mimarisi ile kendini belli eden bu minyatür yapı, önce Aziz Ioannes'e adanmış bir kilise, 1586 itibariyle de Hirami Ahmed Paşa'nın adını almış bir camii olarak ayakta kalmaya gayret ediyordu. Bu 30.000 adımlık turun en etkileyici durağı tam da burasıydı. Keşke çevresi, civarına otopark olmasa, önünden arkasından kablolar geçmese, üzerine hoparlör, armatür montelenmese...
Şişli'den Saraçhane'ye, Saraçhane'den Karagümrük ve Edirnekapı'ya, sonrasında dön geri Vezneciler, Çemberlitaş, Sultanahmet, Eminönü, Karaköy, Beyoğlu derken fazlası var eksiği yok 30.000 adımlık bir akşam keşifi yürüyüşü bu turluk sona ermişti. Başka yerler yok muydu bu güzergahta, tabii ki vardı ancak hava kararmadan bir ziyareti hakkettiklerinden onların da kaydı yeni bir tura kaldı.
Yazıyı okumaya üşenenler için, bu rotada görülen yerler aşağıdaki gibidir. Harita sadece Karagümrük ve Edirnekapı kısmını göstermektedir.
-
Kasımağa Mescidi / Bilinmeyen Bizans Yapısı
-
Odalar Camii / Kostantiniyeli Azize Meryem Kilisesi
-
Fethiye Camii / Theotokos Pamakaristos Kilisesi
-
Hirami Ahmed Paşa Camii / Ágios Ioánnis o Pródromos en tó Troúllo Kilisesi
-
Draman Park / Boğdan Sarayı Şapeli Kalıntıları
-
Kefevi Camii / Aziz Noel Baba Katolik Kilisesi veya Manuil Manastırı
-
Kariye Camii / Ágios Sotíros en tí Chóra Kilisesi
-
Vefa Stadyumu /Aeitus Sarnıcı
01 Temmuz 2025 - Eminönü'nden Vezneciler'e
'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi' haritasını oluşturmaya kaldığım yerden devam etmek üzere başladım yürümeye. Başlangıç noktası yine Şişli, ama bu sefer Beşiktaş'a inip Karaköy'e, Karaköy'den köprüyü geçip Eminönü'ne, ardından Sirkeci, Gülhane, Sultanahmet, Kadırga, Çemberlitaş, Beyazıt ve Vezneciler'e uzanan bir rotayı izlemek üzere. Adım sayısı yaklaşık 30.000, ama bakmayın en fazla adım Şişli Eminönü arasında atıldı.
Bu sefer daha evvel görülmüşlerin yanısıra, ilk defa görülecek yerler de vardı. Rotamın ilk durağı Acımusluk Sarnıcı mesela. Gönül isterdi ki burayı temiz, güvenli tıpkı bir Gülhane Sarnıcı gibi göreyim ancak kafamı penceresinden uzattığımda yaşadıklarımı düşündükçe bile bir kaşıntı geliyor. Kim bilir belki bir gün burası da hak ettiği değeri bulur.
Eminönü'nden Gülhane'ye girdiğimde biraz daha kendime gelebildim. Çok az dinlenip, sarnıcı, 18.5 metrelik Gotlar Sütunu'nu ve ilk defa detaylı inceleme fırsatı bulduğum neredeyse 1500 yıllık Ayios Paulos Yetimhanesi Kalıntıları'nı gördüm. Bizans çalışmalarında gördüğüm üzere bu yetimhanenin çevresinde Aziz Dimitri, Aziz Minas ve Azize Barbara kiliseleri mevcutmuş. Dionysos Byzantios da yine bu bölgede bir Athena sunağı, bir Poseidon ve bir Dionysos tapınağı olduğundan bahseder. E durum böyle olunca düşünün Gülhane'nin yaşattığı hisleri. Her dönem kutsal görülmüş bu alan, sadece bir Bizans Mirası değil Megaralı kolonicilerin bile mirasını taşıyor.
Gülhane'den çıkıp, daha sonra uğramak üzere Yerebatan Sarnıcı'nın önünden geçip, çok kıymetli Hipodrom sütunlarına baka baka aşağı doğru süzülüp, bir dönem Aziz Sergios ve Bacchus Kilisesi olarak bilinen, Küçük Ayasofya'ya geldim. Tıpkı Ayasofya, Kariye gibi büyük bir miras taşır burası da. Monogramları, iç cepheyi çevreleyen yazıtı, sütunları ile haritamın gözbebeklerinden.
Yavaş yavaş dönüş yoluna, Theodosius Forumu üzerinden Vezneciler'e doğru yürüyerek geçtim. Her seferinde yaptığım gibi forum kalıntılarına bir beş dakika ayırıp, II. Bayezid Hamamı'nın yan merdivenlerinden doğru yukarı çıkıp az yürüyüp, güzeller güzeli Kalenderhane'nin yanına.
Sanmayın ki bu geçtiğim bölgelerde sadece bu gezdiğim yerler var. Mesela heyecanla bekliyorum Azize Euphemia Martirionu'nu görebileceğim günleri. Bir şansım olacak mı Büyük Saray Mozaikleri'ne ve ömrüm yetecek mi çevresi hep kapalı Bizans Saray Kalıntıları üzerinde yürümeye. Bilmiyorum, kısmet olur mu acaba Kalenderhane'nin altındaki fresklerle göz göze gelmek. Merak etmeyin unutmadım, şehrin bir başka simgesi olan Çemberlitaş sütunu ve daha nicesini. Az kaldı ama hepsi işleniyor haritaya teker teker.
Yazıyı okumaya üşenenler için, bu rotada görülen yerler aşağıdaki gibidir. Haritada sadece bu rotada bahsedilen yerler mevcuttur.
-
Acımusluk Sarnıcı
-
Gülhane Sarnıcı
-
Gotlar Sütunu
-
Ayios Paulos Yetimhanesi Kalıntıları
-
Yerebatan Sarnıcı
-
Hipodrom Sütunları
-
Küçük Ayasofya / Aziz Sergios ve Bacchus Kilisesi
-
Theodosius Forumu
-
Kalenderhane Camii / Theotokou Kyriotissas Kilisesi
14 Temmuz 2025 - Kuleler, zincirler...
'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi' haritasına bu sefer bir kısmı yürüyüş yolunda, bir kısmı deniz ortasında ve bir tanesi de Anadolu yakasında olan mekanlarla devam ediyorum. Mekanlardan bazılarında dışarıdan Bizans etkisi görülmese de, tam bu noktalarda bir kısmı aynı, bir kısmı da farklı amaçlarla kullanılmış önemli Bizans yapıları mevcutmuş döneminde.
Mesela Galata Kulesi; biliriz ki bu kule Cenevizliler'in mirasıdır ve sayısız restorasyonlarla günümüzdeki halini almıştır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, ondan da evvel, ilk bir Bizans kulesi olarak Justinianus döneminde inşaa edildiği çeşitli kaynaklarda rivayet edilir- böyle olmasa bile o yıllardan illa bir taş, toz kalmıştır içinde bugüne ulaşan...
Kuleden aşağı iniyoruz Karaköy Yeraltı Camii'ne doğru. İlk kez, Vakanüvis ve Aziz Theophanes'ten duyduğumuz Kastellion'un mahzeni olduğu söylenir burasının da. Kastellion neden mi önemlidir? Çünkü Haliç'in girişini kapatan zincirin bir ucunun bağlı olduğu noktadır burası aynı zamanda. Bu zincir de Bizans Müzesi'nin bir eseridir diye düşünmek, dolayısıyla parça parça da olsa gidip görmek gerek diye düşündüm. Buyrun, dört farklı lokasyonda, Deniz Müzesi, Galata Kulesi, TIEM ve Harbiye Askeri Müzesi'nde zincirin parçaları.
Madem kule ile başladık, bir başka kuleye gidelim şimdi, Kız Kulesi'ne. Her ne kadar bizlere daha sık, sepete giren yılan ve Leandros hikayeleriyle anlatılmış olsa da kulenin tarihi, sadece Bizans değil daha da öncesine antik dönemlere kadar uzanır. Tabii çok sayıda geçirdiği restorasyon ve farklı kullanım amaçlarıyla döneminden pek bir şey yansıtmasa da burası da haritamızda mutlaka yerini almalı.
Madem denizin ortasına kadar geldik, bir de Anadolu Yakası'na, Küçükyalı'ya uğrayalım. Burası ne yürüyüş yolu üzerinde, ne de bu gezilen yerlerle aynı gün görüldü. Tamamen başka bir vesileyle geçerken ziyaret edildi. Bir dönem Satyros Manastırı olarak bilinen, uzun yıllar ortaya çıkarılana kadar çocukların üzerinde koşturduğu, mangalların yakıldığı fakat sonrasında Arkeopark olarak koruma altına alınmış Küçükyalı Arkeopark. Daha fazla korunmaya ihtiyacı var gibi gözüküyor.
'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi' haritasının tabii ki bir Anadolu Yakası ve hatta Adalar kısmı da olacak, MS 866 – 877 yılları arasında inşaa edilmiş Satyros Manastırı da şu ana kadar bu yakadan bahsettiğimiz ilk yer olsun.
Madem kule ile başladık bu turu anlatmaya, kule ile de bitirelim. Karaköy'den Eminönü'ne doğru, köprünün üstünden geçip, Mısır Çarşısı' nın yanından Fincancılar'a kadar çıkıp Nasuhiye Sokak'tan biraz ilerleyince sizleri çok eski bir Han ve hemen arkasında bin yıllık bir kule karşılar. Hanın adı Sağır Han'dır. Kulemiz ise Eirene Kulesi. Orta Bizans döneminde yapıldığı düşünülen bu kulenin hikayesi pek bilinmez. Kuleden 1540'lı yıllarda ilk bahseden ve bu ismi ona veren de, Fransız seyyah Gyllius'tur.
'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi' haritasına bu sefer İstanbul'un popüler anıtsal yapılarını ekledim. Popülaritesi yüksek yerlerden, popüler konulardan bahsetmeyi hiç sevmesem de bu haritanın gelişimi için bazı duyguları kenara bırakmak gerekiyor.
En son gönderide haritayı paylaşırken, mekanların üstüste gelmemesi için orta kısmı boşalttım. Harita tamamen paylaşıldığında tüm mekanlar görülebilecektir. Yazının tamamını okumaya üşenebilecekler için bu gönderide bahsedilmiş mekanlar aşağıdaki gibidir:
-
Galata Kulesi / Megalos Pyrgos
-
Kız Kulesi / Leandros, Arcla
-
Yeraltı Camii / Kastellion
-
Küçükyalı Arkeopark /Satyros Manastırı Kalıntıları
-
Eirene Kulesi
-
Haliç Zincirleri (Deniz Müzesi, Harbiye Askeri Müze, TIEM, Galata Kulesi)
08 Ağustos 2025 - Laleli'den Kocamustafapaşa'ya, kırk dört bin adım...
Her yürüyüş ayrı bir sürpriz, her sürpriz ayrı bir katman, her katman ayrı bir araştırma konusu. Böyle böyle genişliyor 'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'nin haritası. Kararsızlıkla eklenmiş bazı yapılar haritadan çıkarılırken, yerine 'bu da olmalı ama bu da Bizans mirası' diye diye niceleri ekleniyor.
Bu sefer paylaşacaklarımın bir kısmı, çok uzun bir Pazar (44000 adım 24km), diğer kısmı ise bir mesai günü sonrası yürüyüşünden. O yüzden biraz uzun bir açıklama olacak. Buyrun, Laleli'den başlayıp önce Kıztaşı'na, oradan Aksaray'a ve sonrasında Akşemsettin'e yürüyelim. Sonra da karşıya geçip Cerrahpaşa Caddesi'nden Kocamustafapaşa'ya kadar gidelim.
İlk durağımız günümüzde binalar arasına sıkışıp kalmış, bir bodrumu olduğu için Bodrum, banisi Mesih Paşa olduğu için Mesih Paşa ismiyle anılan, 1100 yıl evvel Myrelaion olarak şehrimizin tarihine girmiş, Bodrum Mesih Paşa Camii. Büyük bir saray kompleksinin manastır kısmının, mezar şapelidir aslında burası. İmparator Romanos Lekapenos’un yaptırdığı, 922’de ölen karısı Theodora, 932’de ölen büyük oğlu Kristoforos, 948‘de kendisi ve son olarak 961’de kızı Helena’nın içinde yattığı bir aile mezarlığı. Alt kısmında duvar freskini görmek kısmet olmuştu vaktinde ancak rotundası hala listemde.
Biraz yürüyerek geliyoruz Kıztaşı'na. Böyle dedim ama Markianos sütunudur onun da gerçek adı. Halk arasındaki ismini üzerindeki Nike'den almıştır. 1570 yaşındaki bu şehir abidesinin tabii ki gerçek bir hikayesi var ama yine de onu cinli, perili efsaneleriyle sevmek daha keyifli gelmiştir bana her zaman. Koskoca zafer tanrıçası Nike; dönüşmüş ya bu efsanelerde ‘sen bakiresin, sen değilsin’ diye fısıldayan sinir bozucu bir ‘cadı’ya!
Kıztaşı'ndan devam ediyoruz Aksaray'a, yakın zamana kadar (1950ler) Lycus deresinin aktığı Vatan Caddesi'ne. Hedef Molla Fenari İsa / Lips'e gitmek ama öncesinde başka bir camii dikkat çekiyor: Murad Paşa Camii. Haziresinde öyle bir ismin mezarı var ki işte tam o an yeni bir katman ekleniyor haritamıza; Bizans kökenli önemli şahsiyetlerin mezarları; gerek gerçek gerekse rivayet... Buradaki mezar Mesih Paşa'ya ait, yani camiinin banisi Has Murad Paşa'nın kardeşine, Myrelaion'u kendi adıyla camiiye çeviren ünlü sadrazama, ama daha da önce, saraya girmeden evvel, bir Paleologos Hanedanı mensubu, hatta son Bizans İmparatoru XI.Konstantinos'un öz yeğeni olan Mesih Paşa'ya. Kendi gibi eski bir Paleologos olan abisinin yaptırdığı camiinin bahçesinde. Abisi Murad Paşa da burada gömülü diyorlar, ama onu bulamadım haliyle.
Mesih Paşa'ya selam verdikten sonra, bir dönem Azize İrini'nin röliklerinin saklandığı, hastane olarak da kullanılmış, eski bir Roma mezarlığının üzerine inşaa edilmiş 908 yılından II.Bayezid dönemine kadar Lips Manastırı ve ardından günümüze Molla Fenari İsa Camii olarak bilinen yapıya yürüyoruz. Tıpkı Myrelaion gibi bir hanedan mezarlığıdır burası da, zaman içinde küçük mezar kilise eklemeleriyle Paleologos hanedanının ileri gelenlerinin gömüldüğü. Bunu öğrenince az evvel selam verdiğimiz Mesih Paşa'yı bir kez daha düşündüm; hayat ne garip...
Biraz uzun bir rota oluyor farkındayım ama durmak yok. Geçiyoruz Cerrahpaşa caddesine, Arkadius sütununa bir selam verip aşağıya doğru, Bizans dönemi adı bilinmeyen Esekapı (İsa Kapı) Camii'ne. İlk geldiğimde buraya, amacım sadece bahçesindeki koca pembe granit parçasını görmekti. Oysa bu sefer içerideki fresk kalıntılarını da görmek üzere geliyorum. Kalıntılar çok belirsiz, belki bir profesyonel anlayabilir ancak yine de günümüze bir şekilde göz kırpmaları güzel.
Esekapı'dan sonra sırasıyla, bir dönem Gastria Manastırı olduğu düşünülen Sancaktar Hayreddin Paşa Camii'ne ve oradan da yine bir dönem adı Aziz Andrea Manastırı olan Kocamustafapaşa Camii'ne yürüyoruz. Sümbülefendi Camii olarak da bilinen bu camiinin avlusunda yine bir eski Paleologos hanedan mensubu karşılıyor bizi, ama bu seferki sadece rivayet. Fetih'ten sonra Sıdıka Hatun (Sarı Sıdıka) ismiyle hayatına devam eden, XI. Konstantinos Paleologos'un kızı yatıyor burada da(?). Yapıya gelecek olursak, orjinal monogramları kapatılmış sütunları haricinde günümüze pek orjinal haliyle gelemese de haritamızın önemli bir durağı olmayı kesinlikle hakkediyor. Aziz Andrea deyince benim aklıma bambaşka bir hikaye geliyor ya, onu da bir zaman gelir size anlatırım.
Yazının tamamını okumaya üşenebilecekler için bu gönderide bahsedilmiş mekanlar aşağıdaki gibidir:
-
Bodrum Mesih Paşa Camii / Myrelaion Kilisesi
-
Kız Taşı / Markianos Sütunu
-
Mesih Paşa'nın Mezarı / XI. Konstantinos Paleologos'un yeğeni
-
Molla Fenari İsa Camii / Lips Manastırı
-
Arkadius Sütunu
-
Esekapı Camii / Adı Bilinmeyen Bizans Kilisesi
-
Sancaktar Hayreddin Paşa Camii / Gastrion Manastırı
-
Kocamustafapaşa Camii /Aziz Andreas Kilisesi
-
Sarı Sıdıka Mezarı / XI. Konstantinos Paleologos'un yeğeni
21 Ağustos 2025 - Yedikule'den Samatya'ya...
Büyük bir heyecanla, kervan yolda düzülür mantığıyla değil de, biraz daha düşünerek ve planlayarak düşseydim ‘İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi’ haritasını oluşturmak üzere yollara; ilk tur kesinlikle Yedikule’den başlardı. Altınkapı, Mermerkule ve Theodosius surlarına baka baka girer şehir içine, eski adıyla ünlü Mese yolundan kalıntılara baka baka geçer, giderdim tarihi yarımadanın en cafcaflı bölgesine. Ama Turist değilim ya, şehir bizim yollar bizim! Şu harita bir içe siner hale gelsin, daha çok yürüyeceğim bu rotaları.
Bir önceki gönderiyi okuyanlar hatırlayacaktır, 44.000 adımlık bir Pazar yürüyüşü yapmıştım geçenlerde, Kazlıçeşme’den önce Karaköy’e, ardından da Şişli’ye. Sadece Kazlıçeşme’ye Marmaray ile gidilmiş ve ardından ayakkabılar eskitilmişti. Nasıl olduysa, daha evvel hiç ama hiç gitmemiştim Yedikule’ye. Üstelik pek sevdiğim Manowar, 6 Ağustos 2005’te ilk konserini burada vermişti; ama ona da gidememiştim. Bu sefer kararlıydım, kule kule gezecek, Altınkapı’yı doya doya izleyecektim.
Şüphesiz, Osmanlı ve Bizans’ın kesiştiği çok mekan var İstanbul’da, ancak Yedikule’nin yarattığı his bambaşkadır. Bir taş yolu var mesela içerde, bir adımla bin yıl değişir. Zindan duvarlarına çizilmiş tutsak yeniçerilerin isimleri, kapılar üstünde ise Bizans mirası kabartma haçlar. Bir yerden bakar Roma Kartalı, diğer yerde yazar Maşâallahu Ta’Ala. Duyar gibi olursunuz Türkçe, Rumca, Latince fısıltıları; hatta bir yanda Hatice Sultan’ın, diğer yanda Eleni’nin 159 yıl arayla acı dolu haykırışlarını.
Büyüye kapılmış halde çıktıktan sonra Yedikule’den, Theodosius surları üzerindeki monogramlara, yazılara baka baka Mermerkule’ye geldim. Çocukluğumda, araba ile önünden her geçtiğimde, orada çekilmemiş olmasına rağmen aklıma Türkan Şoray’ın oynadığı Şahmaran’ı getiren kat kat, kemerli, heybetli kuleye. Daha sonraki yıllarda tinercilere dam olan bu kulenin çevresinde, sanırım 2008 yazında, elimde bir lazermetre ve fotoğraf makinesi ile dolaşıp, aydınlatma hesaplarını yapmaya çalışırken de aklıma işten çok Şahmaran’ın bakışları gelecekti.
Çok istediğim ama uzun süredir hep kapısından döndüğüm iki mekanı görmek üzere ilerledim sahil hattından, girdim Narlıkapı’dan döndüm mahalle içinde geriye ve geldim İmrahor İlyas Bey Camii’nin ya da dönem adıyla ünlü Studios Manastırı Vaftizci Yahya Kilisesi önüne. Bir dönem Yahya’nın, Zekeriya’nın röliklerinin muhafaza edildiği, Aziz Theodoros’un gömüldüğü, elyazmaları, minyatürleri, ikonaları ile ünlü, ikonoklazm döneminden etkilenmiş, Latin istilasından da çok büyük hasar görmüş yapının içerisine bir kez daha restorasyondan ötürü giremedim.
Bir diğerini görebilmek umuduyla çıktım, İmam Aşir Sokak'tan İmrahor İlyas Bey Caddesi'ne, yürüdüm Samatya'ya doğru. 4.yüzyıldan kalma, bir dönem adını taşıyan iki azizin röliklerine evsahipliği yapan, Aya Mina Rum Ortodoks Kilisesi altında yer alan Karpos ve Papylos Martyrionu'na. Öyle ya da böyle, uzun yıllar dayanmış burası ancak, 1940’larda kadastro çalışmasıyla özel mülk olmuş ve ardından marangozhane, kahvehane, oto yıkama derken şimdi de kapısı kilitli bir gece kulübü... Hal böyle olunca buradan da elim boş döndüm. Neyse turist değilim, şehir bizim, yollar bizim, yeter ki ömrümüz olsun.
Ömrümüz olsun diye temenni ettik de, Hacı HüseyinAğa Camii'nin 'Her Romalı Ölümü Tadacaktır' diye haykıran musalla taşı da duygulara limon sıkmadı değil.
Yazının tamamını okumaya üşenebilecekler için bu gönderide bahsedilmiş mekanlar aşağıdaki gibidir:
-
Yedikule ve Altınkapı
-
Mermerkule
-
Theodosius Surları
-
İmrahor İlyas Bey Camii / Studios Manastırı
-
Karpos ve Papylos Manastırı
26 Ağustos 2025 - Göz önünde, ayak altında...
Balat'tan Eminönü'ne, Karaköy'den Sultanahmet'e, 'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi' haritasına nice detay ekleyebilmek üzere, adım adım, tekrar tekrar yürüdüm. Tekrar tekrar diyorum çünkü, bir kitapta, videoda ilginç bir detay gördüm yine yürüdüm; mesaj geldi, telefon geldi yeni bir yer öğrendim, yine yürüdüm. Demeye çalıştığım, bize kalan bu miras aylarca yürüsek de bitmez. Lafı uzatmayalım; hadi haritamızın yeni noktalarına bakalım.
Balat'ın dar sokaklarından yukarı doğru çıkarken, bir noktada, ünlü Kırmızı Okul'un gölgesinde, adı iç ürperten bir yapı karşılar bizi: Kanlı Kilise. Halk arasında bu isimle anılmasına vesile çok fazla rivayet olsa da, esas adı Theotokos Panayiótisa Kilisesi olup kurucusu olan Panayia Mukhliótisa, Moğollar'ın Meryem'i adıyla da anılır. Alanında uzman arkadaşlar daha iyi bilir ve lütfen bildiklerini yorumlarda paylaşsın, ama benim okuduklarıma göre, başından türlü türlü felaketler geçmiş Meryem'in. Yangında yüzü yanmış, hatta bir gözü camdanmış, evlendirilmek üzere yolda giderken müstakbel eşinin öldüğü haberi gelmiş de adamın oğluyla evlendirilmiş. Sonra o adam da ölünce uğursuz sayılmış İstanbul'a geri gönderilmiş. İstanbul'da da bahsettiğimiz bu kilisenin inşaasını tamamlatmış, Melanie adıyla rahibe olmuş. Anlayacağınız 800 yıl evvel, bugün TV'de izlesek abartı senaryo diyeceğimiz bir hayat yaşamış kadın. Kendisinin suretini bugün Kariye mozaiklerinde görmek mümkün. Kanlı Kilise’nin önemli bir özelliği, İstanbul'un fethinden sonra camiye çevrilmeyerek Rumların ibadetine bırakılmış Bizans döneminden kalma tek kilisedir.
Kanlı Kilise'nin ardından yürüyerek Fener Rum Patrikhanesi'ne geldim. Burası yapı olarak Bizans mirası değil, ancak içerde miras kalmış çok önemli eserler ve hatta sonradan azize ilan edilmiş bir Bizans prensesinin lahdi mevcut. Azize Theofano'dan bahsediyorum. Kendisinden daha evvel 'İstanbul'un Bizans Mirası Rölikleri' araştırmamda da bahsetmiştim. Azize Theofano, 886-912 yılları arasında imparatorluğu yöneten VI.Leon’un ilk eşidir. Gününün büyük bir kısmını dua ve ilahilerle geçiren Theofano, anlatılara göre imparatoriçeliğinin henüz yedinci yılında, Vlaherna manastırına çekilmiş ve bir rahibe gibi yaşamaya başlamış. 10 Kasım 897’de vefat eden Theofano, Ortodoks Kilisesi tarafından azize ilan edilmiş, naaşı önce dönemin ünlü Havariyun Kilisesi’ne defnedilmiş ve yıllar sonra da Fener Rum Patrikhanesi'ne getirilmiş. Bugün bu kilise içerisinde, bir Bizans prensesinin yanısıra, dönemin mozaik ikonalarından örnekler de görmek mümkün. Bu ikonalardan bir tanesi, bugün neredeyse bin yaşında olan, sonradan Fethiye Camii olacak Panagia Pammakaristos Kilisesi’nden, farklı patrikhane kiliselerini dolaşa dolaşa en nihayetinde buraya getirilmiştir.
Balat’tan Eminönü’ne, çarşıların, pazarların, hanların harman olduğu bölgeye geçiyoruz şimdi. İstanbul’un hanları zaten başlı başına bir araştırma konusu. Bu konu hakkında yazılmış yüzlerce makale ve kitap mevcut. Bu hanların bir kısmı açık hava müzemizin haritasında yer almaya başladı. Bunlardan bir tanesi de ünlü Balkapanı Han. Aslında buraya Bizans mirası denemez çünkü Balkapanı Han, Osmanlı döneminde inşaa edilmiştir. Ancak bodrumu ve zemin katının bir kısmının Bizans devrinden olduğu aşikardır. Balkapanı Han’ın hemen yakınında bulunan, nispeten yeni bir yapı olan Hasırcılar İş Hanı’nın en alt katında yer alan ve bir musluk altında üzerine sular damlayan, kimi zaman bir vileda kovaya, kimi zaman sevimsiz bir maşrapaya altlık olan, bin yıllık tavuskuşu motifli taş ve devşirme olarak kullanılmış, aidiyetsizlik ve depresyon temsili olabilecek kadar güzel Ion sütun başlığı bu bölgenin mirasını doğrulamaktadır.
‘İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi’ haritası genişledikçe, yeni eklenen duraklar da aşikârlardan saklı kalmışlara doğru uzanıyor. Halıcı dükkanlarının altında kalmış sarnıçlar, bir tarafı yıkılınca ortaya çıkan sütunlar, yıllarca türlü türlü amaçlarla kullanılmış duvarlar gibi. Bugün Nakilbend Sarnıcı, bir dönem karşımıza sürekli çıkan 3 katmanlı apartman, eskiden büyük ve önemli bir kilise olan sonradan çerçevelediği alana Acem Ağa Mescidi ve Lala Mustafa Paşa Camii’nin inşaa edildiği Theotokos Chalkoprateia Kilisesi ve bugün yerinde Karaköy Güllüoğlu’nun olduğu, bir dönem otopark olarak faaliyet göstermiş, Hristos Kremastos Manastırı’nın bir parçası olduğu söylen kalıntılar bu bahsettiğim durumun uygun birer örnekleri.
Haritamızda ziyaret edilen yerler kırmızı renk ile gösterilmiştir. Yazının tamamını okumaya üşenebilecekler için bu gönderide bahsedilmiş mekanlar aşağıdaki gibidir:
-
Kanlı Kilise / Panayia Mukhliótisa
-
Ayios Yorgos Kilisesi / Fener Rum Patrikhanesi
-
Balkapanı Han
-
Hasırcılar İş Hanı
-
Nakilbend Sarnıcı
-
Lala Mustafa Paşa Camii & Acem Ağa Mescidi / Theotokos Chalkoprateia Kilisesi
-
Üç Dönem Katmanlı Bina
-
Hristos Kremastos Manastırı (?) / Karaköy Güllüoğlu
22 Ekim 2025 - Kalenderhane'nin freskleri...
Sadece ‘İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi’ haritasını oluşturmak üzere değil; her önünden geçtiğimde kesin uğrayıp bahçesindeki kalıntılarda biraz oturduğum, bazen de özleyip gittiğim, şehrimizin en özel yapılarından biridir Kalenderhane Camii. İstanbul’un ilk mevlevihanesi, ondan önce adı kesinleşmiş olmasa bile Theotokos Kyriotissa Kilisesi ya da Akataleptos Manastırı’nın bir parçası. Valens Kemeri’nin dibinde bir hamam olarak başlayan ve bin yıl içinde büyük bir manastıra ve ardından camiiye dönüşen kadim bir mekan.
Daha evvel burayı paylaşmıştım ancak bir hayalim gerçek oldu ve yine dönmek gerekti. Bu sefer başka bir mekan aramayın bu gönderide. Tüm fotoğraflar Kalenderhane’den. Ama üstünden değil alt kısmından…
Dedim ya bir hayaldi benim için Kalenderhane Camii’nin altındaki kilise kalıntılarını görmek, freskler ile gözgöze (?) gelmek. Bu kadar hayaldi de, neden bu kadar gecikti peki? Bazen ben rica edemedim, bazen de hocayı denk getiremedim. Gün geldi çok kıymetli @awareistanbul bana 'hadi' dedi ve iznimizle çaldık kapısını.
Bahçeye yönelip, yapıya açılan kapıdan girince bambaşka bir aleme geçmiş olduk. Kimi tanıdık, kimi ise maalesef belirsiz bir sürü gözü üzerimizde hissettik.
Tanıdıklarımı söyleyeyim; Meryem Ana, Aziz Antonios, Başmelek Mikail. Tahmin yürüttüklerim ise Azize Kiryaki, Azize Paraskevi, Vaftizci Yahya. Yüzü gözükmüyor ama ellerin duruşu ve kıyafet rengi itibariyle asker azizlerden biri. Gene tepelerde aziz ilan edilmiş patrik ikonalarını da görmek mümkün. Bu tahminleri, çocuk yaştan beri kiliselerdeki ikonaları incelediğim için yürütebiliyorum.
Kalenderhane Camii’nin altındaki, izinle girilen bu özel alanda ayrıca Latin istilasında kullanılmış rahip odasını da görmek mümkün. Zeminde döneminin özelliklerini taşıyan çok küçük bir mozaik döşeme de bulunmaktadır. Tüm freskler boyama iken, sadece Mikail mozaik olarak günümüze ulaşmıştır.
Kalenderhane Camii’yi özel kılan bir başka detay ise, 1960lar’da burada bulunan ikonoklazm döneminin öncesine ait bir ikonadır. Tahmin edersiniz ki bu dönem öncesi ikonalar pek kolay bulunmamaktadır. Bu bahsettiğim ikona bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde. Ancak bulunduğu kısım çok uzun zamandır kapalı. Şimdi yeni bir hedefim var; bu kısmın açılmasını beklemek…
02 Kasım 2025 - Bukoleon, Theodosius, Benoit...
'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi' haritası ve diğer araştırmalarım üzerinde çalışırken; bazı mekanların kapalı veya restorasyonda, bazılarının ise izne tabi olması beni son zamanlarda, bu mekânlarda gerçekleşecek festivalleri, özel günleri, ve gerekirse izin süreçlerini takip etmeye itti. Her ne kadar spontane keşiflerin ayrı bir büyüsü olsa da, sınırlı zamanda daha odaklı geziler yapmak istiyor insan.
Geçtiğimiz iki ayda Açık Kapı Mimarlık Festivali, İstanbul Bienali ve 212 Photography Istanbul vesilesiyle; önemli bir #Bizans mirası olan Bukoleon Sarayı’nı ve Galata’daki çok önemli Ceneviz mirası Saint Benoît Kilisesi’ni ziyaret fırsatı buldum. Üstelik bu civarlarda birçok kilise ve yapı kalıntısı ile devşirme malzemeyi de kayıt altına aldım.
Bukoleon Sarayı’nın benim için yeri ayrıdır. Bu yapı ile, ilk 2008 yılında “İstanbul 2010 Kültür Başkenti” kapsamında aydınlatma projelerinde çalışırken karşılaşmıştım. Keşif yürüyüşünde “Neden projeye dahil değil?” diye düşünürken, terk edilmiş hali beni çok üzmüş; burayı asla göremeyeceğimi düşünmüştüm.
Oysa II.Theodosius'un yaptırdığı, 1500 yıllık bu sahil sarayının önemini, pencereli cephesi, feneri ile karşılaşır karşılaşmaz anlıyor insan. Her ne kadar fetih sonrasında harap durumda olsa da kısmen ayakta duran yapıya aslında en büyük vefasızlığı yakın zamanda yine biz yapmışız. Bir kısmını tren yolunun, bir kısmını da Kennedy Caddesi’nin yapımı esnasında yok etmişiz. İyice harap hale gelen yapı yıllarca evsizlere dam olmuş ancak o dönemde de içinde yakılan ateşler ve yıkımlar ile çok zarar görmüş. Yıllar sonra, IBB Miras burada bir restorasyon başlattı ve Bukoleon Sarayı ayağa kalkmaya başladı. Kent tarihimizin bu en önemli yapılarından birini, Açık Kapı Mimarlık Festivali kapsamında dolaşabilmek de bana nasip oldu. Bu ziyarette sarnıcı ve üst katlarını görebildim. Seneye gelenler daha fazlasını görecek ve sonraki seneler hepimiz bir arkeopark olarak burayı gezecek ve belki de ünlü aslan heykellerini yine cephe üzerinde görebileceğiz.
Hazır gelmişken bu bölgeye kadar, Küçük Ayasofya’dan yukarı çıkıp, bir iki mekana dil döküp başka zaman için söz aldıktan sonra, gireceği uzun restorasyon öncesi her önünden geçtiğimde ziyaret sözü verdiğim Ayasofya’ya uğrayıp, ardından II.Bayezid Hamamı’na doğru yürüdüm. Bu hamamın da İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi kapsamında önemi, cephesinde kullanılan ve içerisinde sergilenen Theodosius Forumu parçalarında saklıdır. Theodosius Forumu’un ünlü asker kabartmalarının yer aldığı büyük bir parça burada sergilenmektedir. Forumun kaidelerinden birinde yer alan büyük bir haç kabartması ise hamamın hemen karşısında, dükkanların olduğu çukur bölgede görülebilmektedir. Bu kabartmanın fotoğrafını çekmek isterseniz, önünde duran küllüğü ve temizlik kovasını kenara çekebilirsiniz (!).
Sanki yaptığım bu gezi yetmemiş gibi, metroya binmeden Süleymaniye’ye yürüyüp, yol üstünde bulunan kalıntıları ve Süleymaniye’de bulunan birkaç devşirme malzemeyi fotoğraflamak istedim. Eski gezi kitaplarında, buranın bahçesinde bir lahitin olduğu ve bu lahitin XI.Konstantin’e ait olduğu yazar. Bugün bu lahit yerinde olmasa da, bahçesinde saksı olarak kullanılan haç formundaki vaftiz teknesini görmek mümkün.
Bir başka gün, festivaller bitmeden merak ettiğim iki noktayı görmek üzere Sirkeci’den başlayarak Galata’ya doğru düştüm yola. İlk adımımı henüz atmıştım ki, Halil Lütfü Dördüncü İş Merkezi’nin yanından geçtiğimi farkettim. Bu ismi çok iyi biliyordum, çünkü bu yapının alt katında bir sürpriz mevcuttu. Neredeyse 900 yıllık bir kilisenin kalıntıları buradaydı. Ardından İstanbul Bienali kapsamında açılmış Galata Rum Okulu’na uğrayıp, okul içerisinde Ceneviz dönemine tarihlenen yapıyı da görüp, bugünün benim için en önemli durağına doğru yürümeye başladım. Yıllardır görmeyi istediğim bir mekan nihayet kapılarını açmıştı. Aslında daha evvel de açmıştı ya ama görmek ilk defa nasip oluyordu.
Günümüzde Galata’da, ünlü bir lisenin içerisinde yer alan ve onun adı ile anılan çok önemli bir kilise vardır ki, burası aslında İstanbul’un hala faaliyet gösteren en eski Katolik kilisesi, Saint Benoit Kilisesi’dir. En eski Katolik kilisesidir dedim ancak, araştırmalar ve geçmiş dönemlerde yazılanlar burada daha önce bir Ortodoks kilisesi olabileceğini de göstermektedir.Bu bilgiyi öğrendiğim günden beri çok dikkatimi çeken bu yapıyı nihayet 212 Photography Istanbul festivali kapsamında ziyaret edebildim. Çok fazla devşirme taş örneği (spolia) gördüğüm yapıyı ve tüm bu turun günlüğünü kapsamlı bir şekilde 2mi3.com/bizansmuzesi üzerinde mutlaka ele alacağım.
Yazının tamamını okumaya üşenebilecekler için bu gönderide bahsedilmiş mekanlar aşağıdaki gibidir. Fotoğraf değil, okuma sırasına göre verilmiştir.
-
Bukoleon Sarayı
-
Ayasofya
-
II.Bayezid Hamamı / Theodosius Forumu
-
Süleymaniye Camii Vaftiz Teknesi
-
Beyazıt Kilisesi Kalıntıları
-
Galata Rum Okulu / Ceneviz Yapısı
-
Sirkeci Kilisesi Kalıntıları
-
Saint Benoît Kilisesi
14 Kasım 2025 - Molla Zeyrek Camii, Pantokrator Manastırı...
Zeyrek Mahallesi’ne ve Molla Zeyrek Camii’ne ilk kez yıllar önce, yakın bir arkadaşımla birlikte, burada yaşandığı söylenen paranormal olayları merak ederek gelmiştik. Anlatılanlara göre, altında ahırların olduğu söylenen park ve caminin çevresinden geceleri garip sesler yükseliyor, ansızın soğuk rüzgârlar esiyor; çevredeki türbeler ve ev bahçelerinden sokağa uzanan mezar taşları, karanlıkta ziyaretçilere tekinsiz bir atmosfer yaratıyormuş.
Biz herhangi bir paranormal vakaya şahit olmamış, ancak çok büyülenmiştik: Yapının heybetinden, bastığımız zeminden, her köşenin benzersiz detaylarından, tarihinden, Bizans ile Osmanlı'nın, ölüm ile yaşamın iç içe geçmesinden ve dolayısıyla semtin dokusundan...
O gün bugündür benim için Molla Zeyrek Camii (eski adıyla Hristos Pantokrator Manastırı) ve Zeyrek, bazen gezmek, bazen kendimi dinlemek için uğradığım 'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'nin en özel duraklarından biri olmuştur. Daha önce paylaşımlarımda buradan kısaca söz etmiştim; ancak 16 Ekim 2025’te, değerli @awareistanbul ile birlikte iznimizi alıp yapının altını üstünü inceleme fırsatı bulduk. Şimdi bana düşen izin alırken belirttiğim niyete uyarak detayları paylaşmak.
Çok büyüktür Hristos Pantokrator Manastırı; döneminin Ayasofya’dan sonra en büyük
ikinci dini yapısıdır. Bu büyüklüğünü de üç farklı kilisenin birleşimi olmasına borçludur: 1118–1136 yılları arasında İmparator II. Ioannes Komnenos ve eşi Eirene tarafından mimar Nikeforos’a yaptırılan; sırasıyla Hz. İsa’ya adanmış Hristos Pantokrator, Meryem Ana’ya adanmış Theotokos Elaiusa, ve Başmelek Mikail’e adanmış Arhangelos Mikail kiliselerine.
Burası sadece bir büyük yapı değil, Zeyrek bölgesinin büyük bir kısmını kapsayan ve hastane, eczane, ihtiyarhane, kütüphane, yemekhane, ahırlar, sarnıçlar gibi önemli yapıları içinde bulunduran büyük bir kompleksin de kilisesiydi. Ayrıca yapının Theotokos Elaiusa’ya adanmış kısmının altı, Komnenos ve Palaiologos hanedanlarının ileri gelenlerinin gömüldüğü büyük bir kripta, yani mezar odasıydı.
Latin istilası ile birlikte, 1204-1261 yılları arasında bir kısmı Venedikli Latin Katolik din adamlarının manastırı, bir kısmı saray ve bir kısmı konuk evi olarak kullanılan yapı, bu dönemlerde adeta talan edilmişti. Mezarlar dağıtılmış, rölikler, kabartmalar, ikonalar
başta Venedik olmak üzere Avrupa’nın değişik şehirlerine gönderilmişti. Yarım yüzyıl boyunca hiç bakım ve onarım görmeyen Pantokrator Kilisesi, tüm kıymetli madenleri tükenene dek yağmalanmıştı.
Fetih sonrası Osmanlı döneminde ise yapı kısa sürede medreseye dönüştürülmüş ve İstanbul’un ilk Osmanlı eğitim kurumu olmuştu. “Molla Zeyrek” adı burada görev yapan ilk müderristen gelmektedir. Yüzyıllar boyunca yangınlara, depremlere ve sayısız onarıma tanıklık eden bu büyük yapı, tüm gizemiyle, detaylarıyla ve katmanlı geçmişiyle bugün hâlâ ayaktadır.
Zeyrek Camii’nin ziyarete açık kısmında, daha içeri girer girmez bastığımız zemin, giriş kapılarının kenar sütun başlıklarındaki haç ve motifler, sağ duvarda üzerinde yazıları okunan ama farklı bir amaçla kullanıldığı için ters duran devşirme taş, pencere içi mozaikler dikkat çeker.
Daha da içeri girdiğinizde, Aziz Polyeuktos Kilisesi kalıntılarından getirilmiş taşlarla yapılmış minberin her detayı uzun uzun izlemeye değerdir. Minberin içine doğru baktığınızda, ‘Tanrı Korusun’ anlamına gelen bir monogram görülmektedir. Mihrabın hemen sağında, ilk sefer bulması biraz zor, ancak bir kere buldunuz mu bir daha unutmayacağınız bir duvar yazısı yer alır. Nicolaus Otavianus ismi kazılmıştır burada da.
Aslında tamamı mozaikle kaplı zeminin bir kısmı açıktır ziyaretçiler için. Tamamı açık olsa ünlü kahraman Samson’u görecekti gözlerimiz. Eski papaz odalarının kitaplıkları, rafları hala durur iç kısımlarda. Pantokrator’dan Elaiusa kısmına yürürken bir orijinal sütundan geçilir ve en sonunda yukarıda kuş desenleriyle süslü bantlar karşılar bizi. Pencere içi mozaikler buralarda da görülür.
Theotokos Elaiusa kısmının en sonunda bir kapak vardır zeminde. Burası açılır ve mezar odalarına inersiniz. Fener ışığıyla baktığınız her noktada ilginç bir detay, bir sembol mutlaka görürsünüz. Bazı semboller açıkça ortadadır, bazıları ise izlerin çağrışımı gibidir.
Bir de üst kısmı vardır ki Zeyrek Camii’nin, burada da devasa bir havuz karşılar sizi. Bu havuzun bir su deposu gibi kullanıldığı düşünülmektedir. Yine buradaki merdivenlerden aşağı indiğinizde yapı içerisinde yer alan kuyu dikkat çeker.
Her ziyaretinizde başka bir detay görürsünüz Molla Zeyrek Camii / Hristos Pantokrator Kilisesi içerisinde. Dolayısıyla tek seferde kayıt altına almak pek mümkün değildir. Ama zaten güzel olan da akla düştükçe burayı ziyaret etmek ve yeni bir sürprizle eve dönmektir.
28 Kasım 2025 - İki Romalı, ikisi de devşirme...
Pergelimin ucunu “İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi” haritası üzerinde Balat sırtlarına getirip küçük bir çember çizdim ve bu kez o çember üzerinde yürümeye başladım. Aspar’dan Kumrulu’ya, Kariye’den Tekfur’a, Vlaherna’dan Ayios Dimitrios’a, Surp Hıreşdagabed’den Patrikhane’ye… İstanbul Bizans mirasının izinde, biri hariç daha önce çok sık gittiğim mekânlara; ama bu kez farklı bir gözle bakmak ve günlüğüme kaydetmek üzere.
Fotoğraf sırası yanıltmasın sizleri. İlk Aspar Sarnıcı'nı görmeye geldim. V. yüzyılda I. Leo döneminde büyük bir açık hava sarnıcı olarak inşa edilmiş olsa da, çok ama çok uzun yıllar boyunca bostan ve yerleşim alanı olarak kullanılmış; günümüzde ise vatandaşa park ve spor alanı olarak hizmet veriyor Aspar Sarnıcı… Duvarları kalmış yadigâr, o da bilen gözlere.
Aspar’dan yukarı doğru çıkarken sağda bir mescid karşıladı beni. Burası aslında uzun zamandır görmek istediğim bir yerdi. Burada iki “Romalı” vardı; ikisi de devşirme. Biri çeşmenin aynasında, diğeri ise haziresinde. Çeşme aynasında yer alan kumrular vermiş zaten buraya ismini. Hazirede yatan ise Bizans İstanbul’unun son, Osmanlı İstanbul’unun ilk mimarlarından: Atik Sinan ya da diğer adıyla Hristodoulos. Onun eseridir Fatih Camii; yine onun hatrınadır Kanlı Kilise’nin bugün hâlâ faal bir kilise olması.
Sinan ile vedalaştıktan sonra, İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi’nin bu koridorunda yer alan önemli bir odaya, Kariye’ye uğradım. Fazla söze gerek yok; her ne kadar camii olsa da, adeta bir ikona sanatı galerisi burası. Detaya şimdilik girmiyorum, buraya özel bir gönderi gelecek.
Kariye’de gözlerimi kalibre ettikten sonra şehrimizin en önemli Bizans miraslarından birine, Porphyrogenitus Sarayı’na –daha yaygın adıyla Tekfur Sarayı’na– vardım. Geç Bizans mimarisinin en iyi şekilde ayakta kalmış örneklerinden biri olan bu yapıda, benim en çok dikkatimi çeken Meryem Ana monogramı ve devşirme olarak kullanılmış mezar taşı oldu. Sarayın ön cephesindeki alt kısım mermerlerinin Hipodrom’dan getirildiği bilgisi ve bu taşlar üzerinde yer alan graffitiler ise günümün büyük sürpriziydi.
Çizdiğim çemberin son 120 derecelik kısmına, eski sokaklardan Haliç sahiline inerek girmiştim. Haritamda burada görmek üzere işaretlediklerim, hem İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi hem de Rum Ortodoks cemaati için oldukça önemliydi.
Bir dönem Meryem Ana’nın kemerinin saklandığına inanılan Vlaherna Ayazması ve aslında 1204 yılında inşa edilmiş olmakla birlikte o döneme dair pek esintisi kalmamış olan, üç yıl Patrikhane kilisesi olarak da hizmet vermiş Ayios Dimitrios Ksiloportas Kananu Kilisesi bu rota üzerindeydi.
Bu hat üzerinde benim için en önemli yer ise Surp Hıreşdagabed Kilisesi’nin altında yer alan Bizans mirası ayazmaydı. Çünkü burası, Aziz Artemios ve Azize Peprone’nin röliklerinin sergilenmesiyle İstanbul’daki benzerlerinden ayrılıyordu.
Bu kadar yolu yürümüş ve çemberimi Fener’de tamamlamışken Patrikhane’ye uğramamak olmazdı. Yapı belki doğrudan bir Bizans mirası değil; ancak içerisinde o döneme ait çok önemli eserlerin ve kalıntıların olduğu bir gerçek. Bir dönemin Pammakaristos Manastırı, günümüzün Fethiye Camii’nden getirilmiş Vaftizci Yahya mozaiği de bu eserlerden biridir.
Yazının tamamını okumaya üşenebilecekler için bu gönderide bahsedilmiş mekanlar aşağıdaki gibidir:
-
Aspar Sarnıcı / Çarşamba Çukurbostanı
-
Kumrulu Mescid / Atik Sinan'ın Mezarı
-
Kariye Camii / Chora Kilisesi
-
Tekfur Sarayı / Porphyrogenitus Sarayı
-
Panagia Vlaherna Ayazması
-
Ayios Dimitrios Ksiloporta Kilisesi
-
Surp Hıreşdagabed Kilisesi Ayazması
-
Fener Rum Patrikhanesi
05 Aralık 2025 - Gül Camii, Agia Theodosia Kilisesi...
Bundan yıllar evvel, benim için çok özel bir İstanbul kitabının sayfaları arasında, şehre dair ilginç bir detay yakalamıştı gözlerim. Kitaptaki diğer birçok fotoğrafın güzelliğinin aksine, bu anca ışıklandırılmış bir odada bulunan küçücük bir mezar fotoğrafıydı ve üzerinde ‘Cami’deki Hristiyan azizi’ diye bir ifade vardı. Sayfanın konu başlığı ise ‘Havari Mezarı’ idi. ‘Türbe, camii, aziz, havari’ bu dört kelime beni heyecanlandırmaya yetmişti zaten. Okumaya devam ettikçe bu mezarın Gül Camii içerisinde olduğunu öğrenmiştim. Şaşırmıştım; bildiğim bir yerdi. Bugün Haliç metro durağının bulunduğu köprüden Ayakapı tarafına baktığınızda kendini belli eden, ilk olarak X-XI. yüzyıllarda inşa edildiği düşünülen yapıydı burası.
İstanbul’un fethine kadar Agia Theodosia Kilisesi adıyla hizmet vermişti. Ancak araştırmacıların bir kısmı der ki ondan da evvel ‘Agia Euphemia en to Petrio Kilisesi’ imiş burası. Theodosia’nın azize ilan edilmesi ve kutsal kalıntılarının buraya getirilmesiyle ismi de değişmiş. Azize Theodosia’nın hikâyesi de meraklısına ilgi çekici gelebilir. İkonoklazm karşıtı bir rahibeymiş kendisi, bu uğurda da şehit edilmiş. İkonoklazm döneminin sonu ile birlikte azize ilan edilmiş.
Rivayetler arasında, camiinin isminin Gül olması ile bu azizenin anma gününün ilişkili olduğu geçer. 29 Mayıs’tır bu anma günü ve çok uzun yıllar sonra 29 Mayıs 1453’te İstanbul’un fethiyle şehre giren Osmanlı ahali, bu kiliseyi güllerle süslenmiş halde bulunca, kiliseden çevrilen camiiye “Gül Camii” adını vermişler. Bir başka rivayet ise, burada yaşayan Gül Baba isminde bir zatın anısına bu ismin verildiği yönündedir.
Gül Camii, iç duvarlarını süsleyen mühr-i Süleyman motifleriyle, üst katındaki hünkar mahfiliyle, altındaki geniş mahzeniyle, sütunları içindeki odalar ve bu odalardan birinde yer alan mezarıyla dikkat çekicidir. Mühr-ü Süleymanlar’dan birinin içi iyice silikleşmiştir. Çünkü bu mührün kötü enerjiyi çektiğine inananlar, tam ortasına ellerini yerleştirerek kısa bir süre bekler. İtiraf etmeliyim ki, hissiyatını çok merak ettiğim için benim de elimi bu mührün tam ortasına koymuşluğum var. Ancak üst katını, mahzenini ve sütun içindeki mezarını hiç görememiştim. Ta ki 16 Ekim 2025 tarihine kadar...
İşte o gün geldiğinde, kıymetli @awareistanbul ile birlikte, elimizde izin kağıdımızla biraz maceralı olsa da yapının bu saklı detaylarını görebildik. Beni en heyecanlandıran nokta, ilk olarak kitapta gördüğüm mezarı görmek oldu. Mihrabın sağ tarafındaki sütunun içerisinde bulunan odayı ve içerisindeki mezarı nihayet görebilmiştim. Kimdi peki bu mezarda yatan? Bir kısım Gül Baba’nın mezarı derken, bir kısım mezarın yönünün farklı olduğu gerekçesiyle bunun bir Hristiyan’a ait olduğunu söyler. Bazı kaynaklarda, kapısında "Merkadi havariyun eshabi İsa aleyhissalam" (burada İsa’nın havarilerinden biri yatıyor) yazdığı da belirtilmektedir. Bir başka rivayet ise son Bizans İmparatoru XI. Konstantinos olduğunu söylemektedir. Belki de Theodosia’nın rölikleridir burada gömülü olan. Her kim olursa olsun, kiliseden devşirme bin yıllık bir yapının taşıyıcı sütunun içerisine girip, merdivenleri çıkıp küçücük bir odada bir mezar ile başbaşa kalmak benim için son derece büyüleyiciydi.
Mahzeni çok temiz ve sağlam olan yapının, iç kısmının kapsamlı bir restorasyondan geçmesi gerektiği her ziyaretçinin ortak düşüncesi. Bugün Gül Camii, iyi bir restorasyondan geçse ve her tarafıyla ziyarete açık olsa muhtemelen İstanbul’un en önemli dini, tarihi ve turistik noktalarından biri olabilir. Gül Camii’ye daha evvel çok kez gelmiştim. Hatta ‘İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi’ projesi kapsamında sizlerle paylaşmış ve websayfamda yer vermiştim. 8 Mayıs 2025 tarihinde günlüğüme burayla ilgili yazarken, bir gün detaylı gezebilmeyi de dilemiştim. Yaklaşık 6 ay sonra bu dilek gerçekleşti ve yakında 2mi3.com/bizansmuzesi kısmında bu detaylı gezi anlatılacaktır.
17 Aralık 2025 - İmparatoriçe ve Azize Thefano gününün ardından...
16 Aralık. Hem ‘İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi’ hem de ‘İstanbul’un Bizans Mirası Rölikleri’ araştırmalarım için çok özel bir tarih. Çünkü bu tarih, 886 yılında Bizans İmparatorluğu’nun imparatoriçesi olmuş, 897 yılında ölümünün ardından Ortodoks azizesi ilan edilmiş, Theofano’nun anma gününe ait. Üstelik özel bir ritüel ile…
Hayat gerçekten çok acayip. Ne imparatorlar, ne imparatoriçeler, prensler, generaller geçmiş bin yıldan fazla süredir Bizans İstanbul’unun saraylarından da, günümüze ne kemikleri kalmış, ne de mezar yerleri. O çok güçlü iktidar sahiplerinin adı sadece sayfa aralarında kalmış, o da artık nasıl yazıldıysa. Bunda 1204-1261 yılları arası Latin işgali çok etkili olmuş. Havariyun Kilisesi talan edilmiş, lahitler açılmış, kemikler saçılmış. 1261 sonrasında ölenlerin mezarları ise, yerleşim yerine dahil edilmiş eski mezarlıklarda, faaliyet şeklini değiştirmiş yapılarda, devşirilmiş kiliselerde yok olup gitmiş.
İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi araştırmalarımda üzerinde özellikle durduğum çalışmalarımdan biri de, Bizans saraylarından çıkmış kişilerin ve İstanbul henüz fethedilmeden Bizans halkından bilinen kişilerin mezarlarının yerlerini tespit etmek ve haritamda işaretlemek. Bugüne kadar iki ismi sizlerle paylaşmıştım. Biri Mesih Paşa (Paleologos hanedanı üyelerinden) diğeri ise Hristodoulos olarak doğmuş Atik Ali’ydi. Bu isimlerin günümüze ulaşmış olmalarının sebebi ise Osmanlı ile birlikte Osmanlı sarayına hizmet etmeleriydi.
Ama bir isim daha vardı İstanbul’da; VI.Leon’un eşi Theofano çok uzun yıllardır bakır lahdi içerisinde İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nde ebedi uykusundaydı – belki dahası da vardır, zaten bu araştırmalar da bulmak için ya.
Theofano’nun soyağacına bakıldığında sadece Konstantinos Martiniakos’un kızı olduğu bilinmektedir ancak Konstantinos hakkında bilgi çok kısıtlıdır. Ünlü İmparator I.Basileios döneminde, VI.Leon ile evlendirilmiştir Theofano. Bu evliliğin zorla gerçekleştiği için, mutsuz sürdüğü söylenmektedir. Eğitimli ve çok dindar bir kadın olan Theofano, gününün büyük bir kısmını dini okumalar ve ilahiler ile geçirirmiş. Heybeliada’da büyük bir manastırın hamisi olmuş, 893 yılında ise günümüzün Ayvansaray’ı Blakernai’da manastıra çekilmiş ve 10 Kasım 897 tarihine kadar da burada yaşamış. Ölünce de Havariyun Kilisesi’ne diğer bütün imparatorluk ailesi mezarları arasına defnedilmiş.
Bugün Havariyun Kilisesi’ne gömülenlerden geriye Theofano’nun kalmasını, ölümünden yıllar sonra azize ilan edilmesine borçluyuz. Azize ilan edilince kemikleri oradan alınmış ve zaman içerisinde kim bilir nerelerden geçerek Fener Rum Patrikhanesi’ndeki yerini almış. Her 16 Aralık tarihinde, lahidi kilisenin içine getirilir, kapağı açılır ve dualar eşliğinde anılır. Sanmayın ki, lahid kapağı açıldığında rölikleriyle karşı karşıya geliyorsunuz. Tam yüz bölgesine bir cam var lahidin, ama içerisine baktığınızda yüzü bir kumaş ile kapatılmış.
İşte böyle Theofano’nun hikayesi. İki araştırmamın kesişimi olması, benim için onu çok özel kılar. Peki VI.Leon ne yapmış Theofano’dan sonra. O da henüz Theofano ölmeden aşık olduğu Zoi Zaucena ile evlenmiş. VI.Leon’u bugün Ayasofya’nın hemen giriş kapısında, İsa’nın ayaklarına kapanmış bir vaziyette görebilirsiniz.
26 Aralık 2025 - Chalkoprateia'dan Lala Hayreddin'e miras bir mezar odası...
'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi' o kadar büyük bir müzedir ki, bir salonundan diğerine yürürken geçtiğiniz koridorlarda onlarca eser, sayısız detay ile karşılaşırsınız. Bazen o geçtiğiniz koridor çok kısa olsa da, bir bakarsınız varmak istediğiniz noktaya ulaşamadan akşam olmuştur. Bu arada, 7/24 açıktır bu müze. Yorulmadıysanız, acıkmadıysanız devam edebilirsiniz de yürümeye. Ama genelde bu koridorlarda gördüklerinizden o kadar etkilenirsiniz ki, zihniniz ve yüreğiniz o günlük dolar, taşar. O yüzden önden hesaplamak gerekir rotayı. 'Bugün şuraya, şuraya ve de şuraya gideceğim' diyerek yola çıkmak en güzelidir. Tabii çok hızlı tahrip olan dünyamızda, yarın ne olacağını bilemediği için bir an önce her yeri görmek isteyebilir insan. E zaman da kısıtlı tabii işten, güçten. Ama biraz da gelecek yaşlara sürprizler bırakmak gerekir. Mekan aynı olsa da farklı yaşlar, farklı hisler taşır. Şunu da unutmamak lazım, bugün bir yere gittiğinizde hiçbir detay görmeyebilirsiniz ama sonraki ziyarette sizi sürprizler bekleyebilir. Tıpkı bu gönderide paylaştığım rotada yaşadığım gibi.
Geçtiğimiz günlerde, sıklıkla yürüdüğüm Çemberlitaş-Sarayburnu güzergahından geçerken iki sarnıca uğradım. Aradan zaman geçti bu sefer kıymetli @awareistanbul ile tekrar geçtik bu yoldan. Bu sefer sütunlara, devşirme taşlara baktık. Sonra bir başka buluşmamızda öncesinde biraz Langa, Nişanca, biraz Agia Theodori, Agia Kiryaki kiliseleri derken tekrar döndük Bizans mirası izine. Bu birkaç gün içerisinde çektiğim fotoğraflara dönüp baktığımda, sizlere daha evvel bahsetmediğim, çok önemli bir mezar odasının, bir büyük devşirme başlığın, bir sütunun, iki sarnıcın, bir anıt parçasının ve koca bir arkeoparkın olduğunu gördüm.
‘İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi’ kapsamında paylaştığım gönderilerin altındaki metinleri okuyanlar hatırlayacaktır. Daha evvel, Theotokos Chalkoprateia Kilisesi’nin izini sürerken Lala Hayreddin Paşa Camii’yi ziyaret etmiştim. Bahçesinde dolaşmış, yapının içerisine girememiştim. Bahçesindeki cam zeminden altta bir sarnıç olduğu anlaşılıyordu. Açıkçası çok yakın zamanda, restore değil yeniden inşaa edilmiş bir yapıydı burası. Hal böyle olunca ben de burada Theotokos Chalkoprateia Kilisesi’ne dair izlerin kaybolduğunu düşünmüştüm. Ta ki altında bir kriptanın olduğunu öğrenene kadar.
Camii içerisine girdiğinizde, halının üzerinde dikdörtgen bir kapak dikkat çeker. Bu kapağı kaldırdığınızda - tabii ki izin isteyerek - dik bir merdiven ile inilen, iki kişinin zor sığdığı, 3 apsisli ve her apsisin içinde bir haçın yer aldığı eski bir mezar odasına inersiniz. Burası önce sinagog olarak inşa edilmiş, ardından kiliseye çevrilmiş, Ayasofya inşa edilirken patrikhane olarak kullanılmış, bir dönem Meryem Ana'nın kutsal emanetlerinin saklandığı, zaman içerisinde büyük bir manastıra dönüşmüş, Latin istilası ile harap duruma düşmüş, 1480 yılı itibariyle de camiiye çevrilmiş Chalkoprateia’nın da günümüze ulaşmış çok önemli bir izidir. Aslında sadece burada izi kalmamıştır bu manastırın. Zeynep Sultan Camii, sokaktaki bir otelin altı ve bir paralel sokakta da yapının izleri devam eder. Oraları görmek için de, işletme sahiplerinin eşref saatine denk gelmek gerekir.
Başta da dedim ya, bu müzenin koridorları detaylarla doludur. Bu detaylardan biri de Vezir Hanı’nda gizlidir. Bugün bir Bizans mirası olmayan han içerisinde, bir dükkanın önünde beton içine gömülmüş devasa bir başlık ilgili ilgisiz han ziyaretçilerinin dikkatini çekecektir. Bu sütun başlığı devşirme olarak mı, yoksa garip bir dekoratif algı ile mi kullanılmış onu bilemiyorum. Ancak bu kadar büyük bir taşın bu han içerisinde olmasına da şaşırmamak lazım. Çünkü Vezir Han, ünlü Konstantin Sütunu’nun az ilerisinde yer almaktadır. Yani 328 yılında inşaa edilmiş ve uzun yıllar güzel bir meydan olarak şehri süslemiş Konstantin Forumu sınırları içerisinde.
Adı geçmişken detayına girmeden olmaz, Konstantin ya da halk arasında bilinen adıyla Çemberlitaş Sütunu da İstanbul’un çok önemli miraslarından biridir. Yapıldığı dönem 50m yüksekliğinde olan, tepesinde Konstantin’in güneş tanrısı gibi betimlendiği bir heykelin yer aldığı bu sütun uzun yıllar içerisinde depremlerden etkilenmiş ve heykel yerini bir haça bırakmıştır. Fetih ile birlikte bu haç kaldırılır. Zamanla güçlendirme adına çevresine demir çemberler sarılır, kaidesi üzerine örme taştan yeni bir kaide örülür ve günümüzdeki halini alır. Bugün bu sütunun altında hazinelerin, kutsal emanetlerin olduğu efsanesi romanlara bile konu olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonrası,1919 ve 1929 yıllarında da bu sütunun altına girmeye çalışanların olduğu kaynaklarda yer alır. Ne olursa olsun, bu porfir sütun bir dönem şehrin rengini, yüksekliğini, meydanlarının büyüklüğünü 1700 yıl evvelden geçenlere fısıldamaktadır. Duyanların yüreğine sağlık.
Tıpkı Konstantin Sütunu gibi, şehrin yaşlılarından bir de Milion Taşı vardır. Diğer tüm şehirlerin İstanbul’a olan uzaklığının hesaplanmasında kullanılan bu sıfır noktası anıtını oldum olası anlatasım gelmez. Çünkü çok görkemli bir yapıdan geriye kalan bu çok küçük parça, bir çok ziyaretçi için büyük bir hayalkırıklığıdır. Derler ki 16. yüzyılda yıkılmış ve geriye sadece bu parçası kalmış.
Yine bu güzergah üzerinde, aslında fazlası var da, iki tane sarnıcı ziyaret ettim. Bir tanesi eski adı Theodosius Sarnıcı olarak bilinen Şerefiye Sarnıcı idi. Buraya daha evvel, gerçekleştirilen projeksiyon gösterisini sevdiklerime de göstermek üzere çok kez gelmiştim. Ancak Filoksenos yani Binbirdirek Sarnıcı hiç kısmet olmamıştı. Oysa en çok burayı merak ediyordum. Merakımın sebebi ise, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın çok sevdiğim Efsuncu Baba romanında bu mekanın geçmesi ve daha henüz ilk sayfada buradan bahsedilmesiydi: Bin bir direk! Sayan yok ya… Bu adette pek mübalağa olsa gerek… Hakikati anlamak için sütunları saymak, saydırmak niyetinde değiliz. Merak edenlerin keyiflerine de karışmayız. Hüseyin Rahmi böyle söylemiş, 1953 yılında basılan Türk Ansiklopedisi ekibi de merak edip saydırmış; tam tamına 224 sütun çıkmış. Bir dönem içerisinde ipek iplikçiler çalışmış bu sarnıcın. Sarnıcın içinde hiç su kalmasa da, sütun gövdelerindeki semboller ve saklı kalmış detaylar kesinlikle görülmeli. Hatta şeytan diyor ki git buraya, tüm sütunları teker teker fotoğrafla, üzerindeki sembolleri ayrı ayrı listele. Ama yok henüz o kadar değil.
Altından üstüne, sokağından caddesine geçtikten sonra Gülhane Parkı’ndan geçerek indik Sarayburnu’na. Burada parkın içinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün dikilmiş ilk heykelininin yanı sıra, ziyaretçileri karşılayan ve çok da merak uyandıran bir arkeopark mevcut. Bu arkeopark her ne kadar Marmaray Sirkeci İstasyonu çalışmaları sırasında bulunan eserlerle sonradan oluşturulmuş olsa da; çok uzun yıllar evvel burada Athena ve Poseidon’a adanmış tapınakların olduğunu bilmek ve bu bilgiyle kalıntıları görmek bir heyecan uyandırmıyor değil.
Yazının tamamını okumaya üşenebilecekler için bu gönderide bahsedilmiş mekanlar aşağıdaki gibidir. Fotoğraf değil, okuma sırasına göre verilmiştir.
-
Lala Hayreddin Paşa Camii / Theotokos Chalkoprateia Kilisesi
-
Vezir Han / Konstantin Forumu Çevresi
-
Çemberlitaş / Konstantin Sütunu
-
Milyon Taşı / Milion
-
Şerefiye / Theodosius Sarnıcı
-
Binbirdirek / Filoksenos Sarnıcı
-
Sarayburnu Arkeopark
13 Ocak 2026 - Kimsenin bilmediği, çok gizli mekan...
Sosyal medyada bir furya dolaşıyor – İstanbul’da çok gizli bir mekân, “kimsenin bilmediği yeri buldum” furyası. İlgili semtin eski sakinleri, konuya meraklı olanlar, çevresinin farkında bulunanlar; biraz kitap okuyup, biraz belgesel izleyenler bu furyayla gelen gönderileri okuyup eğlenmek, gülmek, hatta dalga geçmek konusunda adeta ittifak hâlindeler…
Çok uzun zamandır, anamın babamın elinden tuttuğu yıllardan bugüne, şehri adım adım yürüyorum. Altı yaşında öğrendiğim yer de oldu, on altı yaşında da, kırk bir yaşında da. Ama şunu fark ettim ki: kimsenin bilmediği bir yer asla bulamadım. Heyecanlandığım anlar oldu. Bir sokak arasında eski kalıntılara rastladım mesela; oradan geçen bir teyze, oranın bir dönem kilise olduğundan bahsetti. Eski bir camiye girdim, cemaatten biri günümüze göz kırpan freskleri gösterdi. Üzerinde haç bulunan bir kapıya bakarken “ayazma orası” diye seslendi biri. Zeminde bir kapı gördüm, “tünel var orada” dedi mahallenin çocukları. Anlayacağınız, ben o “kimsenin bilmediği yeri” hiç bulamadım.
“İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi” haritasını oluştururken de kimsenin bilmediği yerlerle hiç karşılaşmadım. Hepsinin adı farklı kaynaklarda; kitaplarda, dergilerde, tezlerde, eski haritalarda, efemeralarda geçiyordu. Kalenderhane’nin altındaki freskler, Şeyh Süleyman Mescidi, Mesih Paşa ve Zeyrek Camii’nin altındaki mezar odaları, Theotokos Chalkoprateia’nın kalıntıları, Gül Camii içindeki havari mezarı, Hodegetria ayazması, sağda solda karşımıza çıkan devşirme taşlar, porfir parçaları, lahitler ve daha nice Bizans hatırası… Benim de yaptığım zaten kendimce bunları derlemek değil mi? Kendime ve gelecekteki ilgilisine... Öyle bir derleme ki belki de asla sonu gelmeyecek, birinin kaldığı yerden devam etmesi gerekecek türden.
Bugüne kadar yaptığım yürüyüşlerde kimsenin bilmediği bir yer bulamadım ama çok sayıda, büyüleyici karşılaşmalar yaşadım. Ama bu karşılaşmalardan ikisi var ki aklıma geldikçe diken diken olurum. Muhtemelen yaşlı halim de sürekli bu ikisini anlatıp duracak. İlki Kalenderhane’nin altındaki Aziz Antonios ile olan karşılaşmamdı. Diğeri ise Amiral Tafdil Sokak’ta bir otelin altında kalmış; kimine göre Hodegetria Manastırı’nın ayazması, kimine göre Nea Ekklisia’nın, kimine göre ise ikisiyle de alakasız eski bir yapının, küçük bir detayında yer alan Yolgösteren Meryem Ana ile karşılaşmamdı. Bu ikona, küçük bir havuzun üzerindeydi. Yazıları okunmasa da, yüzünün bir kısmı tahrip olmuş olsa da kendini net biçimde belli ediyordu. Yapı ve ikona 1997–98 yıllarında bulunmuştu. 1996 yılında “kimsenin bilmediği o yer”di işte; ama 1997’de artık değildi. Burayı bir hafta içinde iki kez ziyaret ettim. İkinci ziyaretim kıymetli @awareistanbul ile birlikteydi ve sağ olsun, yeraltı fotoğraflarıma bir yenisini daha eklememe vesile oldu.
Tarihi Yarımada üzerinde çok farklı detaylara rastlamak kadar doğal başka ne olabilir ki? Mesela Nuruosmaniye Camii avlusunda, yüzyıllardır duran bir porfir imparator lahdi var. Kimi zaman su teknesi olarak kullanılmış. Kapakları kim bilir hangi caminin zemininde; belki de kesilip biçildi ve Topkapı Sarayı’nda bir motif oldu… Hayat ilginç; koca bir imparator oluyorsun, binlercesine hükmediyorsun ama üzerinden henüz bin yıl geçmeden, lahdin sana mı ait belli bile değil; üstelik dekoratif bir su teknesine dönüşmüş…
Şehrimize miras kalmış bu lahitlerin büyük bir kısmı Arkeoloji Müzesi’nde. Bir tanesi, bahsettiğim gibi, Nuruosmaniye’de; çok önemli iki tanesi de Aya İrini’de bulunuyor – başka da varsa lütfen söyleyin.
Aya İrini, İstanbul’un ilk kilisesi, Osmanlı’nın ise ilk müzesi. Arada bir silah ve ganimet deposu olarak kullanıldığı dönemler de var. En son 2010 yılında, “Asurlular İstanbul’da” sergisi için gelmiştim buraya. On altı yıl sonra ise @awareistanbul ile birlikte yeniden geldik. İçeri girerken “%90 kapalı” denmiş olsa da, ikonoklazm döneminin simgesi olan haç ve sunak alanı, sütun başlıklarındaki monogramlar ve atriumda bulunan porfir lahitleri görmek beni fazlasıyla mutlu etti. Elbette tamamının açılacağı günü dört gözle bekliyorum.
Aya İrini’ye kadar gelip Topkapı Sarayı’na uğramamak olmaz; üstelik saray bahçesinde pek çok Bizans hatırası varken… I.Leon dönemine ait olduğu düşünülen devasa sütun parçaları buradadır mesela. Fakat benim için en ilginci, bir sütun üzerinde yer alan kitabedir. 1847 ve 1916 tarihli bu iki kitabeden ilkinde, sütunun hemen karşısında bulunan çınar ağacının kökleri arasında iki lahit kapağının bulunduğu, ancak çıkarılamadığı yazılıdır. İkincisinde ise bu kapakların çıkarılarak Arkeoloji Müzesi’ne götürüldüğü belirtilir. Kendi döneminde arkeolojik buluntulara önem verildiğinin açık bir göstergesi olan bu kitabe, kayıt tutmanın da ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
O hâlde dönelim şimdi en başa. İstanbul’da “kimsenin bilmediği bir yer buldum” demeden önce bakmak lazım: dergilere, kitaplara, araştırmalara, kitabelere, tabelalara. Yok mu yazılı bir detay, sormalı mahalleliye, yaşlısına. Onlar da mı bilmiyor; işte o zaman keşfettim diye bahsetmek gerek ilgili ve yetkilisine.
Yazının tamamını okumaya üşenebilecekler için bu gönderide bahsedilmiş mekanlar aşağıdaki gibidir. Ama fotoğraf değil, okuma sırasına göre verilmiştir.
-
Panagia Hodegetria Ayazması / Amiral Tafdil Sokak
-
Porfir İmparator Lahdi / Nuruosmaniye Camii
-
Aya İrini Müzesi
-
Topkapı Sarayı Bizans Hatıraları
03 Şubat 2026 - Ayasofya...
Uzun bir süredir 'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'nin kaydını tutuyor ve kendimce bunun haritasını oluşturuyorum. Zeyrek, Kalenderhane, Tekfur, Gül, Binbirdirek, Yerebatan, Bukoleon, Polyeuktos, Küçük Ayasofya... anlattım durdum da, bu süreçte şu meşhur Ayasofya'nın çevresinde, bahçesinde, giriş kısmında dolandım sadece. Pek elim gitmedi Ayasofya'yı yazmaya, anlatmaya. Bugün bir arama motoruna 'Aya' yazdığımız an 'Ayasofya' diye otomatik tamamlanan, hakkında kitaplar, makaleler, belgeseller, yerli ve yabancı sayısız araştırma yapılan, sosyal medyada hakkında içerik çıkmayan bir dakikanın bile olmadığı, bu çok özel mekan hakkında, aynı bilgileri tekrar etmek istemedim.
Biliyorsunuz; yüzlerce ömür kadar yaşlıdır Ayasofya. Şu an tam 1489 yaşında. Üstelik o da en son inşa edileni, şu bizlerin gördüğü. Hemen karşısında yer alan İstanbul'un bir diğer simgesi Sultanahmet Camii ile tam 11 asırlık yaş farkı var aralarında.
Görüyorsunuz; kocamandır, çok da dayanıklıdır. 1999 depremini yaşamış binalarımız çürük raporu alırken, yüzlerce deprem yaşamış da hala ayakta, dağ gibidir Ayasofya. İsidoros ile Anthemius'un hakkını vermek, ancak Sinan'ı da unutmamak gerek.
Yapıldığı günden bu yana, bu kadar çok merak edeni, ziyaretçisi olan başka bir yer daha var mıdır acaba? 1400 sene evvel 'Büyük Kilise'de kutsal emanetleri görelim' diye gelenlerden, 'Ayasofya'da namaz da nasip oldu' diye gelenlere; müze olduğu yıllarda en ufak bir detayını merak ettikçe gelenlerden, bugün giriş ücreti çok yüksek olsa da esirgemeyip 'Restorasyona giriyormuş, bir ömür görülemeyebilirmiş' diye gelenlere, kim bilir kaç milyon insan girmiştir kapısından içeri?
Ben çok kez girdim mesela, çok da insan getirdim. Çocuktum, akrabalar vesilesiyle bir kaç kez ziyaret etmiştim. Lise çağımda, iki üç kez okuldan kaçıp buraya gelmiştim de öğretmenler, anam, babam bile kızamamıştı kaçışıma. Büyük bir iskele vardı yapının içinde. Biraz kaydırılacak olsa haberlere konu olurdu. O iskelenin bir gün çıkacağını hayal dahi edemezdim.
Üniversite yıllarımda, o gün sırtımda gitarım yoksa, en kötü ihtimalle tek başıma, cebimde müzekartımla gelirdim buraya. Bazen mozaik İsa'ya şüphe ile bakar 'Apollonios, yoksa bu sen misin?' diye sorar, Viking yazısının üzerinden işaret parmağım ile geçer, terleyen sütunda dileğimi diler eve dönerdim. Akşam aklıma bir detay mı takıldı, ertesi hafta yine giderdim. Farkında değiliz ama büyük bir zenginlikmiş bu.
İş hayatının içine girdiğim 2005 sonrasında, 'İstanbul 2010 Kültür Başkenti' başlıklı haberler patronların camiasında heyecan yaratmaya başlamıştı. Kimle konuşsam, çalıştığı yerde İstanbul 2010 adına bir koşuşturma... Ben de nasibimi almıştım o furyada. Hem de ne nasip! İki tane Fransız aydınlatma tasarımcısı ile, Ayasofya'nın ziyarete kapalı olduğu Pazartesi günü özel izinle teknik keşfe katılmıştım. İşte o zaman minaresine de girmiştim Ayasofya'nın, kubbesinin üstüne de çıkmıştım. O zamanlar dört, beş yaşlarında olan Ayasofya kedisi Gli'nin karnını da doya doya sevmiş, dijital metrenin lazeriyle uzun uzun oynatmıştım.
Yıllar sonra, çalıştığım şirketin tedarikçisi olan iki Çinli getirmiştim buraya. Heyecanla göstermiştim mozaikleri, grafittileri ve terleyen sütunu. Ne eğlenmişlerdi dilek dilerken ama. Söz vermişlerdi bana, bir gün Çin'e gidersem Terracota Askerleri'ne götüreceklerdi beni. Çalıştığım şirket batınca hayallerde kaldı.
2019 yılının Şubat ayında, bu sefer akrabalarımı götürmek için gelmiştim Ayasofya'ya. Yapının müze olarak değerlendirildiği son yılmış o da. Ardından yine çok kez girdim içine ama hep giriş katına. Dilimde sürekli 'üst katına da gelelim bir gün' diye diye. Nihayet Kasım 2025'te gerçekleşti bu dileğim. Şimdi sözüm var kendime, restorasyondan sonra bir daha...
Ayasofya’ya her ziyaret ile farklı detaylar yakalar insan. Bu sadece dikkatle değil, o anki ruh hâliniz ve bilgi birikiminizle de alakalıdır. Çıkış mozaiğinde Konstantin ile Justinianos’un ikiz kardeş gibi oluşu, Aleksios Komnenos’un hüzünlü ifadesi, örümcek ağı desenli mozaikler, yük taşımaktan eğilmiş sütun, bütünlüğü korumak adına çizilmiş pencere ve sütun başlıkları, en uzak köşeden size bakan ve ancak iyi bir gözün yakalayabileceği üç kilise babasının mozaikleri, Poseidon tapınağından devşirilmiş mermer kabartma, monogramlar, grafittiler… Detaylar, zamanla ve sabırla kendini açar. Henüz açılmamış kapılar, ortaya çıkmamış mozaikler içinse beklemekten başka şansımız yok.
Anlayacağınız, Ayasofya’yı görmek mümkün; ama tamamını görmek neredeyse bir ömür ister. Yazmak da öyle. Zaman geçtikçe yeni ayrıntılar ortaya çıkar, bildiğinizi sandığınız şeyler yeniden şekillenir. Bu yüzden İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi haritasında bir durak değil, merkezdir Ayasofya. Belki de çevresinde dolaşıp durmamın, yıllar içinde defalarca dönüp gelmemin de sebebi budur. Başta dedim ya Ayasofya hakkında yazmaya elim gitmedi diye, belki de tekrar etmekten ziyade asla bitmeyecek bir hikâyeye başlıyor olma hissiydi beni durduran.
26 Şubat 2026 - Surlar, kapılar, kitabeler...
Uzun süredir ‘İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi’nin koridorlarında, geniş salonlarında ve küçük odalarında geziniyorum. Ancak bu müzenin yalnızca iç mekânları yok; duvarları ve bu duvarlar üzerinde bizi içeri alan kapıları ve şöyle bir tepeden bakabilmemiz için terasları da var. Edirnekapı’dan Yedikule’ye, Yedikule’den Sarayburnu’na, Sarayburnu’ndan Ayvansaray’a uzanır bu duvarlar ve Kara, Deniz ve Haliç surları diye anılır.
Şöyle Edirnekapı’dan başlayıp Yedikule’ye doğru, kara surlarının Theodosius Surları diye de bilinen kısmında yürümeyi uzun zamandır istiyordum. Bu rotanın yarısını en son 2008’de, meslek icabı yürümüştüm. Ancak bölgenin tekinsizliği ve ekipman yetersizliği nedeniyle istediğim gibi bir çalışma yapamamıştım. Bu kez hazırdım; nispeten iyi bir kameram ve rota için gerekli kitabım vardı. Böyle yürüyüşler iyi bir yoldaş da ister! Biz de kıymetli @awareistanbul ile sözleştik ve sabahın erken saatlerinde yola koyulduk.
İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'nde surları ve kapıları gezmek hem zihnen hem bedenen yorucudur. Bedenen yorucudur; çünkü 5 kilometreyi aşan bu parkurda 90’dan fazla kule bulunur. Üstelik bu kulelerin neredeyse her birinde kitabeler, devşirme taşlar, dönem motifleri vardır. “Hangisi neredeydi?” diye bazen mehter misali üç ileri bir geri gidilir. Kule bulunur, bu kez “Kitabe neredeydi?” diye el siper edilip gözler duvarda gezinir. Tam o sırada papağanlar geçerse bütün dikkat onlara kayar. Sonra süreç yeniden başlar. Normalde bir buçuk saatte tamamlanacak rota böylece beş saati bulur. Kitabede ne yazdığını, motiflerin anlamını, hatta hangi kapının önünde olduğunuzu çözmeye çalışmak da zihni epey yorar.
Kapı demişken…Bu güzergâhta on iki kapı vardır. Kiminin kendine has adı varken, kimi ise birinci, üçüncü diye anılır. Bazılarının eski isimleri hâlâ tartışmalıdır. Mevlevihane Kapısı’nın özgün adı nedir mesela? Rhesion mu, Polyandrion mu, Myriandrion mu? Bir kaynak Topkapı’ya Porta Pempton der, bir diğeri Aziz Romanos. Başka bir yerde Porta Pempton Sulukule'dir; akademik çalışmalarda ise burası Kharisios olarak geçer. Elbette ismi kesin olanlar da vardır: Belgradkapı Xylokerkos’tur, Silivrikapı Pege’dir.
Kitabelerde Leon ve Konstantin isimleri çok sık görülür. Bu isimler genellikle iyi dileklerle farklı kulelerde anılmıştır. Diğer kitabeler ise genellikle onarımlar ve övgüler içermektedir. Mevlevihane Kapı kitabeler konusunda oldukça zengindir. Silivrikapı’da ise devşirme olarak kullanılmış mezar taşı son derece dikkat çekicidir.
İstanbul Surları’nın bugün çok da iyi olmayan vaziyeti hakkında konuşmak, bardağın dolu ve boş kısmından konuşmak gibidir. Çatlamış kuleler, yıkılmış kapılar, kötü restorasyonlar, korumasız bırakılmış kısımlar; hiç kıymet bilmediğimize, tarihi koruyamadığımıza dair, yabancı memleketlerle kıyasladığımız diyaloglara sokar bizi. Öte yandan bin yıl içerisinde kuşatmalara, savaşa, depreme, yangına, şehrin genişlemesine, teknolojiye ve günlük hayata rağmen elimizde bu kadarının kalmış olması başlı başına bir mucizedir. Dileğim, bu mucizenin çok daha iyi korunması ve gelecek kuşaklara sağlam biçimde ulaşması. Mevlanakapı, Silivrikapı ve Belgradkapı’daki ziyaretçi merkezleri ile Yedikule bu umudu diri tutuyor. Darısı tüm mirasın başına.
Yazının tamamını okumaya üşenebilecekler için bu gönderide bahsedilmiş mekanların bir listesini vermeme gerek yoktur çünkü bu rota Edirnekapı’dan Yedikule’ye uzanmaktadır. Rotayı yürürken yanınızda olmasını tavsiye ettiğim kitap, kıymetli Yasin Karabacak’ın ‘İstanbul’un Surları, Kapıları ve Kitabeleri’ kitabıdır. @thehiddenfaceofistanbul
26 Şubat 2026 - Şeyh Süleyman Mescidi, Sekizgen Kripta...
İstanbul'un dokusu en özel semti Zeyrek'te semte adını veren, çok eski adı Hristos Pantokrator Manastırı olan Molla Zeyrek Camii'ne yürüme mesafesinde sekizgen bir yapı haziresiyle birlikte dikkat çeker. Şeyh Süleyman Mescidi'dir burası. Minaresi olmayan bu yapının İstanbul'un fethinden önce de burada olduğunu şehrin tarihini hiç bilmeyenler bile hissedebilir.
Şeyh Süleyman Mescidi hakkında bilgiler maalesef kısıtlıdır. Pantokrator Manastırı'nın kütüphanesi olabileceğini düşünenlerin yanısıra, kimi kaynaklarda vaftizhane, ayazma, mezar yapısı olarak da geçer. Bütün bina bir mezar yapısı mı olarak inşaa edilmiş bilemesek de bu çok özel sekizgen yapının altında 8 odalı bir mezar bulunmaktadır. Üstadların buraya Roma Mozolesi demesi ile halk üzerinde buranın bir pagan mezarı olabileceği intibası uyanmıştır. En son NTV'de bir programda, kesinliği olmadığı üstüste söylenmiş olsa da altbantta 'Pagan Mezarı' yazması da bu yanılgıya sebep olmuştur tabii. Ancak bu kripta tam bir geçiş döneminde inşa edilmiştir. Paganizmin son, Hristiyanlığın ise ilk döneminde. Dolayısıyla kafa karıştırması gayet doğal.
Bu sekizgen mezar odası içerisinde 7 göz mezar ve zeminin altında yine bir kubbeyle örtülü bir su haznesi mevcuttur. İzinle girilen bu yapının, en etkileyici özelliklerinden biri kubbeyi bölen kaburgaların kök boyası kırmızı ile çizilmiş şeritleridir. Yine bir göz odanın içerisinde yerde bir gider görülmektedir ki, bunun da kurban kesim kısmı olduğu düşünülmektedir.
Yapısıyla, haziresiyle, kriptasıyla, devşirme taşları ile İstanbul'un en özel yerlerinden biridir Şeyh Süleyman Mescidi. Biz çok kıymetli @awareistanbul ile birlikte özel izin alarak buraya geldik. Ama benim dileğim, üst kısımda ibadet devam ederken kriptanın da tüm güzelliği ve açıklamalarıyla adeta bir müze gibi ilgilisine gösterilmesidir.
29 Nisan 2026 - Kuşlar, sarnıçlar, hatıralar...
Upuzun koridorlar, geniş salonlar, kimi küçük kimi büyük odalar ve sayılamayacak kadar vitrin. Vitrinlerde ise her anlamda yetersiz aydınlatma ile binlerce eser. Bazı özel salonlar hariç bilet yok. Kitapçıklar sayısız, haritalar ise kısıtlı. Yer yer sıkı güvenlik önlemleri alınmış, yer yer ise 'istersen al götür' kıvamında. Giriş kapısı çok ama tabelası yok. Neresi mi? Dünyanın en özel ve bence en güzel mekanlarından biri 'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'.
Bu kadar büyük bir müze hiç tek seferde gezilebilir mi? Gezilse bile her detay tek seferde görülebilir mi? Neredeyse imkansız. Şurada Harbiye Askeri'yi, Arkeoloji'yi, İslam Eserleri'ni, ya da kırk yılın başında çıkmışken yurtdışına Rijk'de, Acropolis'te, Vatikan'da, Louvre'da bile gezerken göremiyor, görsek de unutuyoruz çoğu şeyi.
Binlerce fotoğraf çektim de üzerine kaç milyon adım attım bilmiyorum. Anca sıra geldi hiç paylaşmadığım detayların, mekanların çok küçük bir kısmına. Yine devşirme taşlar, sarnıçlar, hatıralar, az araştırılmış mekanlar... Burada kelimeler yetmez ya hikayelerini anlatmaya; her biri ayrı ayrı araştırma konusu.
Hobyar'da Hoca Kasım Gürani Camii'nin minaresindeki kuşlar mesela... 12.yüzyılda bu şehirde doğmuşlar, Zeyrek'e konmuşlar, sonra da buraya uçmuşlar. Topkapı Sarayı bahçesindeki hatıralar; vaftiz teknesi, lahit ve zemindeki işlemeli parçalar. Yıllar içinde gayet işlevsel amaçlarla oradan oraya taşınmışlar.
Bir sürü sarnıç paylaştım da hala bitiremedim gördüklerimi. Her geçen gün yeni bir tane ekleniyor gibi geliyor artık. O kadar çok ki bu şehirde sarnıçların sayısı. E söz konusu Roma mühendisliği olunca şaşırmamak lazım. Suyu kemerlerle taşımışlar, depolara doldurmuşlar. Bugün bu sarnıçların bazıları müze, camii, bazıları restoran, düğün salonu; bazıları ise virane. Geçenlerde okudum da şaşırdım. Bizans döneminde bile unutulmuş ve hatta halk arasında efsaneleri yayılmış virane sarnıçlar varmış.
Mimarisi zaten ortada; içinde ufak tefek detaylar dursa da, Fethiye Camii'nin Pammakaristos dönemi mozaiklerini göremedim hala. Bir dönem Azize Menodora, Metrodora ve Nimfodora'ya adanmış, sonra Mustafa Çavuş mescid yapmış, uzun yıllar depo olarak kullanılmış ve sonra tekrar ibadete açılmış Bizans dönemi yapısını da bir türlü istediğim gibi fotoğraflayamadım.
Yenikapı batıkları ve Aksaray'ın ortası Horrae tahıl ambarlarını ise daha ne kadar alüminyum levhalar arasından, taşların üstüne basa basa görmeye çalışırım bilemiyorum. Sultanahmet Euphemia Kilisesi'nin fresklerini belki kamerayla yakınlaştıra yakınlaştıra görürüm diye, parmaklıklar arkasına bir gün telefonu düşürmezsem iyi. Neyseki Hırami Ahmed Camii'nde namaza denk geldim de içini görebildim.
Bunlar da bu açık hava müzesinin şu zamanlar ziyaretçilerine tatsız sürprizleri işte. Bazen şans bazen ise sabır gerekiyor. Eh o kadar da olacak; Berlin'e gidip Pergamon müzesini, Atina'da Karyatidleri, İtalya'da Vatikan'ı göremeyen yok mu?
Yazının tamamını okumaya üşenenler için bu gönderide bahsi geçen yerler şu şekildedir:
-
Hoca Kasım Gürani Camii
-
Sultan Sarnıcı
-
Bonos Sarnıcı
-
Antik Hotel Sarnıcı
-
Fethiye Camii
-
Hırami Ahmed Paşa Camii
-
Horrae Tahıl Ambarı
-
Yenikapı Batıkları
-
Azize Euphemia Kilisesi Kalıntıları
-
Mustafa Çavuş Mescidi
-
Topkapı Sarayı Bizans Hatıraları
12 Haziran 2026 - Büyük Saray'ın izinde...
Ayasofya'nın büyüğünden küçüğüne doğru uzanan, bir kenarı Marmara'ya, diğeri Hipodrom'a temas eden devasa bir dikdörtgen alanda, "İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi"nin çok önemli bir salonu yer alır. Yer alır almasına da, çok da açık havada değildir bu salon. Dolayısıyla müzemizin adıyla pek tezattır durumu.
I.Konstantin döneminde inşasına başlanmış ve zamanla büyümüş, 11. yüzyıla kadar aktif olarak kullanılmış, Latin işgaliyle birlikte kurşun çatıları bile sökülüp satılmış Büyük Saray Salonu'ndan bahsediyorum. Bir kısmı demir perdelerin ardında kalmış ve ancak teraslardan seyredilebilen, büyük bir kısmı otellerin dekorasyonuna dönüşmüş, restoranların altında saklanmış, gözle görülebilen bölümleri ise otoparkların içerisinde kalmış ama yanına yaklaşılması dahi mümkün olmayan, eşsiz mozaikleri uzun süredir hak ettiği şekilde sergilenemeyen, içinden tren rayları geçen; bir zamanların en görkemli sarayının çok eksik ve dağınık kalıntılarından...
1999 yılıydı sanırım; Büyük Saray adını ilk o zaman duymuştum. Ayasofya'nın hemen yanında büyük bir çalışma, tabelasında da bir açıklama. Heyecanlanmıştım; arkeopark olacakmış, kalıntılar arasında yürüyebilecekmişiz! Başladım sonra hakkında okumalara ve gördüm ki saray dedikleri, deniz seviyesinden hipodroma kadar kat kat ve şehir içinde bir şehir: Senato binası, üniversite, muhafız kışlaları, havuzlar, köprüler, röliklerle dolu kiliseler, mekanik aslanların kükreyip, kuşların öttüğü, tahtların tavana kadar yükseldiği imparator ailesinin sarayları, polo sahası ve daha niceleri. Öyle ki Konstantinos Porfirogennetos, bu sarayı göremeyenler ve asla göremeyecekler için mekânlarını tek tek kayda geçirmiş.
Yüzyıllar içerisinde bu devasa kompleks parça parça eksilmiş. En son Halki kapısı üzerindeki kilise kalmış, o da 19. yüzyıl başlarında yanınca, bugüne çaresizce bulmaya çalıştığımız duvarlar kalmış. O duvarların hangi yapıya ait olduğu da, bir iki örnek dışında, kitaplarda hep varsayımlarla işaretlenmiş. Üstad Cyril Mango Büyük Saray mekanlarının tespitinin imkansızlığından bahseder. Ama bu şehrin tarihine gönül vermişlerin de bir tutkusudur bu çaba.
Dinlemedim üstad Mango'nun sözünü. Sinirlerimin bozulacağını bile bile güneş altında on binlerce adım attım. Kutlugün Sokak'tan Torun Sokak'a, Akbıyık Caddesi'nden Oğul Sokak'a, Kapıağası Sokak'tan Küçük Ayasofya Caddesi'ne, Fenerlikapı'dan Çatladıkapı'ya oradan Kadırga'ya kadar her yerin önünden beş altı defa, notlarıma baka baka geçtim.
'Niye fotoğraf çektin?' diye esnaf, 'Ne fotoğrafı çektin' diye turist, 'Fotoğraf yasak!' diye polis durdurdu. Bin beş yüz yıl evvel muhafızların engelleyip de göremeyeceğim yapıların, bugün kalıntılarını bile görmemi engelleyenlere teessüf ederken; kapılarını açan, anlatan ve kitap dahi hediye edenlere de çok teşekkür ederim.
Yazının tamamını okumaya üşenenler için fotoğraflardaki yerler aşağıdaki gibidir. Nereye ait oldukları bilinmeyen kalıntılar, cadde ve sokak ismi ile verilmiştir:
-
Büyük Saray Kalıntıları Arkeopark, Seven Hill Hotels terasından
-
Büyük Saray Mozaikleri'nden Balık ve Kalıntılar, Eresin Hotel
-
Küçük Ayasofya Caddesi
-
Küçük Ayasofya Poternesi
-
Bukoleon Sarayı ve Çevresi
-
Fenerlikapı, Akbıyık Değirmeni Sokağı
-
Arasta Üstünden Torun Sokak
-
Zemindeki lahit, Ahırkapı
-
Büyük Saray Merdiven Kulesi
29 Haziran 2026 - Vefa Kilise Camii, Agios Theodoros Kilisesi...
Süleymaniye'nin dört yüz metre gölgesinde, İstanbul'un orta noktasının ise bir o kadar üzerinde, kadim Vefa semtinin kalbinde yükselen bir yapı buraya gelenlerin mutlaka dikkatini çeker. Derler ki bu yapının 'görünür kılan' anlamına gelen bir unvanı vardır: Phanerotis. Her kimin bir eşyası kaybolsa buraya gelir, duasını eder ve kaybettiği eşyayı bulurmuş. Kim bilir, belki bu özellik hâlâ devam ediyordur. Denemekten zarar gelmez.
Kubbeleri, tuğla işçiliği, cephesi ve minaresiyle öne çıkan bu yapının adı Molla Gürani Camii olsa da halk arasında Vefa Kilise Camii olarak bilinir. Bu çift isim, yapının yüzyıllara uzanan hikâyesini de içinde saklar. Belki 11. yüzyılın sonu, belki de 12. yüzyılın başlarında inşa edilen bu yapının ilk adı da geçmişi gibi belirsizdir. Bebaios Elpidos Manastırı mıydı, Ayios Theodoros Kilisesi mi? Kesin bir cevap vermek zor. Ancak Aziz Theodoros'a adanmış olması güçlü bir ihtimaldir. Bu ihtimalin temelinde de Latin işgali yıllarında buradan kaçırılan Aziz Theodoros'a ait kutsal emanet yer alır.
Yapıya harikulade görünümünü kazandıran üç kubbeli giriş Paleologos döneminde inşa edilmiştir. Buradan içeri girdiğiniz an kafanızı kaldırın. Suretlerle karşılaşacaksınız. Orta kubbedekilerin kim olduğu bilinmese de sağ kubbenin ortasında Meryem ile Hz. İsa'yı ve çevresinde Tevrat'ta geçen atalarını göreceksiniz. Tahminim o ki büyük bir heyecanla üçüncü kubbenin içine de bakmaya gideceksiniz. Üzgünüm ki buradan geriye pek bir şey kalmamıştır.
Ana yapının iki yanında bugüne kalıntıları ulaşan iki şapel bulunur. Birinin görkemli girişi ve merdivenleri, diğerinin ise devşirme taşlı zemini hâlâ görülebilir. Yapının üçgen alınlığındaki çini kâseler ise bu dönemden nadir bir baçini örneğidir.
Fetihten kısa bir süre sonra, Molla Gürani tarafından camiye çevrilen yapının, devşirme taşlarla inşa edilmiş minaresi sonradan eklenmiş gibi değil; adeta yüzyıllardır yapının ayrılmaz bir parçası gibidir.
Bugün Vefa Kilise Camii'nin efsanesinde olduğu gibi kaybolan eşyaları görünür kılıp kılmadığını bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, yüzyıllardır İstanbul'un geçmişini görünür kılmaya devam ettiğidir.
* Güncemin bu kısmında yer alan Vefa Kilise Camii fotoğrafları @awareistanbul'a, metni ise bana aittir.
05 Temmuz 2026 - Kariye...
''Orası benim için şu hayattaki her şeyden daha önemlidir. Onu düşünmek bile, bütün tasalarımı silmek için yeterlidir. Sizin refahınız, benim açımdan her şeyin sorunsuz yürüdüğü eski zamanlardaki gibi, bunca talihsizliklerin içinde yaşadığım şimdi de en büyük endişe kaynağıdır. Kalbim, manastıra aittir. En büyük arzum, onun, zamandan yahut başka herhangi bir şeyden zarar görmeden yaşamaya devam etmesidir.''
Günümüzden yaklaşık yedi yüz yıl önce kaleme alınmış bu içten sözler, bir romana ya da tiyatro oyununa değil; Kariye'nin bugünkü ihtişamını büyük ölçüde borçlu olduğumuz 14. yüzyıl başlarındaki yenilenmeyi gerçekleştiren, döneminin "ayaklı kütüphanesi" olarak anılan, şiirleri, felsefeye ve astronomiye duyduğu ilgiyle de tanınan devlet adamı Theodoros Metohites'e ait.
Dikkatli okursanız Theodoros'un bu sözlerini, anlarsınız çok da mutlu bir anda yazmadığını. Onun da devri birçok mevkidaşı gibi bitmiş, sürgün hayatının acısını çekmiş. Ne kadar temiz kalpli bir adamdı orasını bilemem; ancak nasıl yürekten dilediyse, bugün bizler hâlâ görebiliyoruz Kariye'yi. Üstelik kendisinin de, ellerinde Kariye'yi İsa'ya sunarken resmedilmiş suretini.
Tek Theodoros değildir dileği gerçekleşen. "Çocuksu bir kibir içinde genç hâlimle resmedilmeyi istediğim portremin Khora'dan alınmasını istemiyorum." diyen Isaakios Porfirogennetos'u da görür gözlerimiz. Yanında ise bir başka yüzyılın çok özel bir ismini, Maria-Melanie Paleologina'yı, nam-ı diğer Moğolların Prensesi'ni...
Theodoros'u, Isaakios'u, Melanie'si bir yana... Kariye, İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'nin belki de en renkli salonudur. Bunu da duvarlarının ve kubbelerinin baştan sona Hristiyanlık inancının en önemli isimleriyle, hikâyeleriyle ve sahneleriyle bezenmiş olmasına borçludur. Tarih meraklısı olsun olmasın; çoluğu çocuğu, genci yaşlısı, buraya gelen herkes mutlaka şaşırır ve illa ki hayran kalır.
Ziyaretçilerin büyük bir kısmı, hani şu meşhur diriliş ve mahşer anının resmedildiği pareklezyona odaklanır. Elbette bunda hiçbir sorun yoktur. Ama Kariye sadece bundan mı ibarettir? İsa'nın ekmekleri çoğaltırken çocukların oyun oynaması, Meryem ilk adımlarını atarken Judith'in onu yönlendirmesi, annelerin çocuklarını saklaması, hastaların adeta "Benim de tam şuram ağrıyor." dercesine İsa'yla konuşması, Yusuf'un yüzündeki ve hareketlerindeki belirgin endişe... Bütün bunlar, bu duvarları süsleyen sanatçıların ne kadar insan odaklı olduklarını da göstermez mi?
Bugün Kariye, yedi yüz yılı aşkın süredir ayakta duran mozaikleri ve freskleriyle yalnızca Bizans sanatının değil, dünya sanat tarihinin de en özel eserlerinden biridir. İstanbul'a yolu düşen herkesin mutlaka uğraması gereken; bu şehirde yaşayanların ise burayı görmeden dünyanın başka köşelerindeki eserleri övmemesi gereken yerlerden biri.
Gerçeği söylemek gerekirse Kariye'ye çok güzel bir ilgi mevcut. Hafta içi de hafta sonu da fırsat bulup isteyerek buraya gelen birçok insan görmek mümkün. Böyle günlerden birinde, "Evladım, bu duvarlarda ne anlatılıyor?" diye soran dünya tatlısı dört teyzeye, Kariye'yi kendi duygularımla anlatma fırsatı verdikleri için teşekkürü bir borç bilirim. Eğer bu vesileyle, Theodoros Metohites'in yedi yüz yıl önce ettiği o dileğin gerçekleşmesine ben de küçücük bir katkı sunabildiysem, ne mutlu bana.
23 Temmuz 2026 - Auksentios'dan Porfirion'a...
İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'nin haritasını yapacağım diye çıktığım yolda, "Acaba çok mu Tarihi Yarımada'ya sıkışıp kaldım?" diye düşünürken; düşünmenin kifayetsiz, harekete geçmenin ise zaruri olduğuna kanaat getirip şehrin diğer yakasına geçiverdim.
İşim zordu. Fatih gibi, bakar bakmaz kendini ele veren yapıların ve toprağın altından yükselen kalıntıların bol olduğu bir bölgeden; izlerini saklayan, peşine düşeni sınayan bir coğrafyaya gelmiştim. Kitaplarımı açtım, haritalarımı serdim. Daha ilk sayfaları çevirmeden aklıma Yoros Kalesi düştü. Nasıl düşmesin... Çocukluğumun korkulu rüyasıydı; "Dev Yuşa burada oturur, ayaklarını denizde yıkarmış." derdi komşu teyzeler.
Parmağımı Yoros'un üzerine koydum ve başladım haritada ilerlemeye. Fenerbahçe'de Hiereia Sarayı çıktı karşıma. Biraz daha ilerledim; Küçükyalı'da Satyros Manastırı, Sancaktepe'de Damatris Sarayı... Şüphesiz daha niceleri vardı. Niyetim onlara da ulaşmak, haritama ve günlüğüme eklemekti.
İşte ben böyle kendimce araştırmalar yaparken; İstanbul'un yüzyıllar öncesinin tarihini sık eleyip ince dokuyarak geleceğe muazzam bir dijital miras bırakan Volkan Bey öyle bir paylaşım yaptı ki heyecanlanmamak elde değildi. Karşımda duran yer, bugünün Kayışdağı; bir zamanların Skopas, yani Aziz Auksentios Dağı'ydı. Bana burayı gösterdiği, hatta beni buraya getirerek unutulmaz bir keşif günü yaşattığı için kendisine gönülden teşekkür ederim.
Belki de birçoğumuzun her gün önünden geçtiği, evinin penceresinden gördüğü, kestirme yol olarak kullandığı bir tepedir Kayışdağı. Bugün çevresi her ne kadar sitelerle çevrilmiş olsa da, yüzyıllar evvelin inziva bölgesiydi. Ardından buraya ismini verecek olan 5. yüzyılın münzevilerinden Aziz Auksentios, ömrünün son yıllarını burada yaşamıştı. Auksentios'un ardından önemli bir manevi nokta olmuştu burası; yüzyıllar içerisinde manastırlar inşa edilmişti. Bugün bu manastırların kalıntıları tepeyle iç içe geçmiş. İnsan yürürken kubbelerin üzerinde ilerlediğini, ayağının birazdan bir apsise takılacağını hissediyor. Tuğlalar topraktan fışkırmış ve o incir ağaçlarının çıktığı her yer belki birer oda...
Skopas'ın tek özelliği manastırları değildi. Matematikçi Leon'un tasarladığı, Tarsus'tan başlayıp Bukoleon Sarayı'nda son bulan optik haberleşme hattının bir durağı da burasıydı.
Anadolu Yakası'nda Roma'nın izini sürmek, tek bir güne sığacak bir yolculuk değildir. Kimi zaman bir tepeye, kimi zaman bir kıyıya, kimi zaman da yalnızca tek bir yapıya bütün bir günü ayırmanız gerekiyor. İşte o günlerden birinde rotamı Anadolu Kavağı'na, Yoros Kalesi'ne çevirdim. Bugün çoğu kişi onu bir Ceneviz Kalesi olarak bilse de, ilk tahkimatı Komnenoslar döneminde yapılmış; daha sonra Bizans, Cenevizliler ve Osmanlılar arasında defalarca el değiştirmiştir. Bugün surlarında bütün bu dönemlerin izlerini görmek mümkün.
Yoros Kalesi'nin içinde bulunduğu Anadolu Kavağı ise, stratejik konumu nedeniyle her dönem askerî bir nokta olmasının yanı sıra, binlerce yıl boyunca manevi önemini de korumuş. Bunu 2. yüzyılın önemli isimlerinden Dionysios Byzantios'un satırlarından öğrenebiliyoruz. Antik Çağ'da Zeus, Artemis ve Poseidon kültleriyle ilişkilendirilen bu bölgede bulunan "Herakles'in Yatağı", bugün Yuşa Tepesi adıyla binlerce insanın ziyaret ettiği kutsal bir mekân olmayı sürdürüyor.
Bambaşka bir gün, Anadolu Yakası'nda denk gelmiş bir öğlen vakti, çevrede neler var diye haritama bakarken, Fenerbahçe'de Hiereia Sarayı'nı yakaladı gözlerim. Tabii sarayın kendisini değil; günümüze güçlükle ulaşabilmiş birkaç kalıntısını... Theodora'nın emriyle inşa edilmiş bir yazlık saraymış burası. Meğer İstanbul'un karşı yakası ne kadar da uzun süre sayfiye yeri olarak kullanılmış!
Hiereia Sarayı'nı Tarihçi Prokopius'un kitaplarında ararken çok ilginç bir detay ile karşılaştım. Diyordu ki Prokopius, imparatoriçe ne zaman bu saraya gelse maiyeti büyük tedirginlik yaşarmış. Çünkü yiyecekler yetişmeyebilir, fırtına çıkabilir ya da balina beklenmedik bir saldırıda bulunabilirmiş. Düşünsenize! 1500 yıl evvel İstanbul Boğazı'na dadanmış ve yarım yüz yıl tehlike saçmış bir balinamız varmış şehirde. Üstelik Porfirion derlermiş ona, tıpkı Yunan mitolojisindeki canavar gibi. Porfirion'un sonu, Sakarya Nehri'nin ağzında karaya oturunca gelmiş.
Bugün bu saraydan geriye sadece sarnıcının kalıntıları kalmış. Bu kalıntıların bir bölümü iki apartmanın arasında özenle koruma altına alınmış. Bir diğer büyük parçası ise bir şantiye alanı içinde şimdilik. İlerleyen günlerde umarım görebiliriz.
Fenerbahçe'den Feneryolu'na doğru geldiğimizde, hemen Bağdat Caddesi'nin bir arka paralelinde, yine apartmanlar altında kalmış ama cam ile üzeri örtülmüş kalıntıları görmek mümkün. Bunların da Hiereia Sarayı'na su taşıyan galerilerin kalıntıları olduğu düşünülüyor.
İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'nin Anadolu Yakası eserlerini incelediğim bu birkaç yolculukta son durağım Küçükyalı'da, Satyros Manastırı, bir diğer görüşle Bryas Sarayı oldu. Bir süre önce arkeopark olarak açılması öngörülen, ama yıllar içinde tekrar kapatılan yapı, eğer saray ise İmparator Teofilos'a, kilise ise Mikail'e adanmış. Satyros denmesinin ise çok ilginç bir sebebi varmış. Burada kullanılan inşaat malzemeleri Satyros'a adanmış bir antik tapınaktan alınmış. Bunu ben değil, çok sevdiğim bir Bizantolog söylüyor.
Anadolu Yakası'nda Bizans mirasının izini sürmek pek kolay değil. Bu bölgeye çok daha fazla zaman ayırmak; mümkünse bir araç sahibi olmak, farklı kaynaklara ulaşmak, ince ayrıntıları fark etmek, hayal etmek ve bugünün şehrinin içinde geçmişi yeniden gözünüzün önünde canlandırmak gerekiyor. Şimdilik bu beş nokta haritamızda yerini alsın. Biliyorum ki Anadolu Yakası, bana daha anlatacağı çok hikâye saklıyor. Bir gün Damatris Sarayı'na, oradan Kartal'a, Tuzla'ya ve Gebze'ye kadar uzanabilirsem, işte o zaman bu haritanın eksik kalan sayfaları da tamamlanmış olacak.
Yazının tamamını okumaya üşenenler için fotoğraflardaki yerler aşağıdaki gibidir:
-
Kayışdağı, Skopas / Ayios Auksentios
-
Hieria Saray Sarnıcı
-
Bağdat Caddesi Kalıntıları
-
Satyros Manastırı / Bryas Sarayı
-
Yoros Kalesi
01 Ağustos 2026 - Patrikhane'den Kadirihane'ye...
1 Ağustos. 'İstanbul'un Bizans Mirası Rölikleri' ve hatta 'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi' araştırmalarım adına çok özel bir tarih. Ve ben, "Yok efendim mesai saatine denk geldi", "yok İstanbul dışındaydım", "tüh be kaçırdık", "seneye inşallah", "unutmazsak gidelim", "aaa yarın değil miydi o?" derken; İstanbul'da belki de bin yıldan uzun süredir gerçekleştirilen bir töreni, Azize Solomoni'nin anma ayinini, 41 yaşımda nihayet kendi gözlerimle görebildim!
Fener Rum Patrikhanesi Kilisesi'ne gidenler bilir. Sağ tarafta üç kapalı lahit bulunur. Bunlardan biri Kadıköylü Azize Euphemia'ya, ortadaki aslında bir imparatoriçe olan VI. Leon'un eşi Azize Theophano'ya, kapıya en yakın olanı ise Azize Solomoni'ye aittir.
Her birinin günü gelir; lahit kilisenin orta kısmına alınır, kapağı açılır ve yaklaşık iki saat süren bir ayin gerçekleştirilir.
Bu lahitler arasında, açıldıklarında, kendisini en yakından görebileceğiniz Azize Euphemia'dır. Diğerlerinde ise lahit kapağının altında ikinci bir kapalı bölüm bulunur. Yüz kısmında küçük bir cam olsa da sanmayın ki o camdan baktığınızda azizeyle yüz yüze geleceksiniz; sureti bir kumaşla örtülüdür.
Bu üç azizeden bir tanesi diğerlerinden çok daha yaşlıdır; Azize Solomoni. Öyle ya, Euphemia 303'te, Theophano 893'te vefat etmiş ancak Solomoni, henüz İsa doğmadan neredeyse 200 yıl evvel yaşamıştır. Üstelik zulümleriyle ünlü VI.Antiochos ( M.Ö.215 – M.Ö.164 ) döneminde...
Yedi oğlu varmış Solomoni'nin, 'Yedi Makabiler'in Annesi' olarak tanınırmış. Son derece inançlı, Yahudi bir aileymişler. Ne zaman ki Antiochos bu yedi çocuğa inançları yüzünden zulmetmiş ve bakmış ki işkenceler fayda etmiyor, canlı canlı ateşe atmış, işte o vakit Solomoni de dayanamayıp kendini alevlerin arasına bırakmış. Her ne kadar Hristiyanlık döneminden çok önce olsa da, tek tanrılı inançlarına bu denli sahip çıktıkları için Solomoni ve çocukları aziz ilan edilmiş.
Şimdi gelelim anlatacaklarımın bence daha ilginç ve 'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi' ile ilgili kısmına. Efendim, Beyoğlu Firuzağa Mahallesi'nde, Kadiriler Yokuşu üzerinde, kapısı çok dikkat çekmese de güzeller güzeli, Topçubaşı İsmail Ağa Çeşmesi, her ilgili gezginin dikkatini mutlaka çeker. Bu çeşmenin kapısını beklediği yapı ise, her ne kadar yangınlar, depremler geçirmiş olsa da temelleri 1630 yılında atılmış Kadirihane Tekkesi'dir.
Neredeyse 400 yıllık bu mabedin bulunduğu yerde, yaklaşık 1700 yıl önce bambaşka bir ibadethane yükselirmiş. Kim bilir, belki bugün bile ondan geriye kalmış bir iz toprağın altında yaşamaya devam ediyordur.
Bunu ilk dile getiren ben değilim. Ancak yakın zamanda bu konuya değinen başka bir araştırmacıya da rastlamadım. Elbette bu arada aynı meseleye değinmiş, benim ulaşamadığım çalışmalar varsa şimdiden affola. Ancak tarihçi Vladimir Mirmiroğlu, neredeyse bir asır önce bu meselenin peşine düşmüş; araştırmış, yazmış. Mirmiroğlu'nun dayandığı başlıca kaynaklar ise Hadîkatü'l-Cevâmi ile Skarlatos Bizantios'un İstanbul üzerine kaleme aldığı eserlermiş.
Rivayete göre, İsa'nın ardından havariler yeni inancı yaymak için dünyanın dört bir yanına dağıldığında, Havari Andreas'ın ilk duraklarından biri Byzantion olmuş. Ancak pagan ve Musevi toplulukların tepkisinden çekinen Andreas, anlatmaya daha sakin olan Argyropolis'te başlamış. Buradaki ilk Hristiyanlar da yaşadıkları yere çok yakın olan Elea'da bir kilise inşa etmiş ve adına Ayion Makabeon (Kutsal Makabiler) demişler. Yüzyıllar sonra Büyük Konstantin bu ismi koruyarak yerine çok daha büyük bir kilise yaptırmış. Makabiler'in annesi Solomoni'nin kutsal emanetleri de buraya getirilmiş. Hatta bir rivayete göre Konstantin, mezarının da buraya yapılmasını istemiş; ancak saray erkânı burayı şehir dışında bulduğu için buna sıcak bakmamış.
Bugün Argyropolis Fındıklı'ya, Elea ise Salıpazarı ile Tophane'nin üst kesimlerine denk geliyor. Buondelmonti'nin haritasına baktığımızda Tophane civarında bir kilise de görülüyor. Belki de tam Kadirihane'nin bulunduğu noktada...
Sonrasında bu kiliseye ne olduğu, Solomoni'nin röliklerinin ne zaman Fener'e taşındığı ise şimdilik bilinmiyor. Ama rivayetlerle birbirine bağlanan bir mekân ile bir kutsal emanet, bugün Haliç'in iki yakası arasında yapılacak yaklaşık bir saatlik bir yürüyüşle hâlâ aynı hikâyeyi fısıldamaya devam ediyor.
Sizlerin de gördüğü üzere, İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'nin haritasını oluşturma çabamızda, şehri yalnızca ayakta duran yapılarla okumak pek mümkün değil. Bazen bir rölik, bazen eski bir rivayet, bazen de unutulmuş bir kaynak, şehrin birbirinden çok kopuk görünen noktalarını yeniden birbirine bağlayabiliyor. Şehrin en büyük zenginliklerinden biri de belki tam burada gizli; birbirinden kilometrelerce uzaktaki iki noktayı aynı hikâyenin parçası hâline getirebilmesinde.
Detay sevenler için küçük bir not: Azize Solomoni'nin yanarak öldüğü gerekçesiyle, bazı uzmanlar bu röliklerin Mür Taşıyan Mary Salome'ye ait olabileceğini söyler.
20 Ağustos 2026 - Molla Fenari İsa Camii, Konstantinos Lips Manastırı
Bazı yapılar vardır ki, bilmeseniz bile tarihini, göründüğü an anlatır size hikayesini. Çok vardır İstanbul'da böylesi. Fatih, Akşemsettin Mahallesi'ndedir bir tanesi. Molla Fenari Camii der kimi, kimisi de Fenari İsa Camii. Yüzyıllar evvelin ise Lips Manastırı Kilisesi...
10.yüzyılın henüz çok başında, bilge ve filozof sıfatlarıyla anılan VI.Leon'un huzurunda, bugün Adnan Menderes Vatan Bulvarı olarak bilinen yoldan akan Lycus deresinin yakınında, amiral Konstantinos Lips, Meryem Ana adına büyük bir kilise yaptırmış. Her ne olduysa zaman içinde gözden düşen yapıyı, 13.yüzyıl ile birlikte imparatoriçe Theodora Paleologina restore ettirmiş ve eklemelerle genişletmiş. Hal böyle olunca da çok ilginç bir mimariye kavuşmuş burası.
Yoldan bakınca dümdüz bir yapıdır oysaki. Solundan bakınca da pek bir numarası yok gibidir. Ama sağ tarafına geçip, apsislerin olduğu yerden incelerseniz anlarsınız içerisinin neden labirent gibi olduğunu. Anlarsınız anlamasına da; önce buradaki desenlerin ve yere serpilmiş işlemeli mermerlerin izin vermesi gerek zihninize, içeri girmeniz için.
Evet labirent gibidir içerisi çünkü sonradan eklenmiştir; Ioannes Prodromos'a adanmış büyük kilisesi, kutsal emanetler için şapelleri ve Paleologos aile kabristanı için büyük bir galerisi. Buraya gömülmüş Theodora Paleologina, oğlu II.Andronikos, gelini Eirene ve daha nicesi.
Theodora ölmeden evvel kapatmış kendini buraya ve geçmiş 50 rahibeden oluşan manastırın başına. Giyecekleri kıyafetlerden oturacakları yerlere, yiyecekleri yemeklerden söyleyebilecekleri sözlere kadar ayrıntılı yazılmış nizamnamesi.
İstanbul'un fethinin ardından, II.Bayezid döneminde, Molla Fenari'nin yeğeni tarafından camiye dönüştürülmüş bu yapı, sonra da medreseye. Medresenin hocası İsa Efendi'nin de adı verilmiş yapıya. Ama unutulmamış Molla Fenari'nin de etkisi. Fenari İsa diye hep iki isimle beraber anılmış burası. 17. ve 18.yüzyılda büyük yangınlar geçmiş yapının başından. Onarılmış. Sonra 1917'de yine bir yangın ve uzun süre harabe kalmış burası.
Osmanlı döneminde yapının güney kısmında hanedan kalıntılarının büyük bir kısmı kaldırılmış olsa da; 1929 yılında, kuzey kısmında çok fazla lahit bulunmuş. 32 adet der bazı kaynaklar. Bu lahitlerden geriye ne kaldı diye soracak olursanız; size çok azı bile diyemeyeceğim.
İşte böyledir Lips'in hikayesi. Yüzyıllar geçmiş, manastır olmuş cami. Lycus olmuş Bayrampaşa Deresi, sonra o da doldurulmuş gitmiş. Vatan Caddesi bile bulvara evrilmiş. Yine de şanslı olmalıyız ki, bugün hala görebiliyoruz süslü kornişlerini, kitabelerini, kartal gövdelerini, kakmalarını ve sıkışmış olsa da yüzyılları taşımış sütun başlıklarını.
14 Eylül 2026 - Alibahadırlı Flavius...
Batısında Cağaloğlu, kuzeyinde Haliç kıyıları, geri kalanında ise Boğaz'ın girişine bakan yamaçlar ve Marmara Denizi. İşte Byzantion'un, günümüzden yaklaşık 2500 yıl evvel, neredeyse hepsi buydu. Sonra değişti hükümdarları, adları, genişledi sınırları. O kadar genişledi ki üstelik; babalarımızın sayfiye yerleri, dedelerimizin “kurt iner” dediği köyleri, oldu yepyeni şehir merkezleri. “Abartma be adam” diyenlere; değil mi bugün villalar ve sitelerle dolu, orta-üst segment beyaz yakalı şehri, Hababam Sınıfı'ndan Ahmet'in öğretmen olduğu Çekme Köyü? Onun da kuzeyinde Şile, bugün İstanbul'un pek büyük bir ilçesi.
Hal böyle olunca, bizim #İstanbulBizansAçıkHavaMüzesi haritası da genişliyor tabii. Bazen bir sütun başlığı, bazen bir lahit, bazen bir kalenin burcu, bazen bir mezar steli ve bazen bir rivayet, şehrin bir ucundan diğerine taşıyor beni. Ve bu yolculuklar her zaman yalnız olmuyor tabii. Bir arkadaştan gelen mesaj, yepyeni noktaları açıveriyor haritada.
Açıkçası, Alibahadır Köyü'nün sadece fasulyesi meşhurdur diye düşünürdüm geçtiğimiz aya, kıymetli Volkan hocam (@babaogulgunleri) beni buraya getirene kadar. Kendisi araştırmış, bulmuş. Köy mezarlığı içinde, sunak formunda, yaklaşık 2200 yıllık bir Roma mezar taşı! Üstelik üzerinde kime ait olduğu da yazıyor: Flavius Syrion. Biraz daha dayanabilseymiş uzun yıllara, tipini de görecektik boş dikdörtgen alanda. Buna da şükür.
60 yaşında ölmüş Flavius; eşi Titha ve beslemesi Iulius da buraya gömülmüş. Çok uzun yıllar geçmiş, dinler gelmiş; bir imparatorluk din değiştirmiş. O imparatorluğun üzerine bambaşka bir inanç ile yenisi gelmiş. Bir devir bitmiş, cumhuriyet ilan edilmiş. Ve tüm bunlar olurken, yattığı yerde Flavius'un komşuları da değişmiş.
Bugün birçok insan bu köyün fasulyesi meşhur diye bilir de, bilmez burada yatan bir pagan Romalı olduğunu. Kim bilir, belki Flavius da çok seviyordu; ekmeğini bandığı fasulyenin zeytinyağlı suyunu.
İçinde bulunduğumuz ilginç duygu hâlinden, zar zor ve biraz da köy muhtarının bize ibretlik nasihatleri(!) sayesinde çıkarak, Volkan hocanın hazırladığı rotada ikinci durağa, Riva Kalesi'ne doğru ilerlemeye başladık.
Yeni restore edilmiş ama son dokunuşları yapılmamıştı henüz. İlk Bizans döneminde yapıldığı söylense de, bu kalenin geçmişi belirsiz; acabalar, belkiler ile doluydu. Bir tane de benden olsun: Iason'un adamlarıyla Rhebas'ı geçerken soluklandığı yerdi belki de burası.
Riva'dan sonra üç durak daha vardı rotamızda. Tepede, ağaçlara ve toprağa karışmış bir kalenin kulesi, üç duvarı kalmış eski bir kilise ve antik bir çeşme. Bu son ikisi kolay gibiydi de, neredeydi bu kalenin kulesi? Bir patika gördük, bıraktık arabayı yol üstünde bir kenara da, çıkacak mı acaba ucu oraya?
Çalılar, ağaçlar arasında yürürken gitti mi o, her yerde çektiğini iddia eden operatörün de sinyali. Başladı kafada sorular; kuzey mi yosun tutuyordu, güney mi; bu karınca nereye doğru atıyordu toprağı. Kuzeyi, güneyi bilsem ne olacak, bakmadım ki neredeydik. Yavru hayvan sesi mi o gelen, anası sarmasın şimdi bize... Bu patika olmadı, sağdan girecektik! Dön geri, gir sağdan, tırman, tırman ve işte karşımızda, yeşillere bürünmüş taş bir duvar: Heciz Kalesi.
Hakkında yazılanlar o kadar kısıtlı ki... Ne zaman yapıldığı bile belli değil. 11. veya 13. yüzyıl demesi kolay; o iki yüz yılda nasıl da değişiyor dünya. Ama şu belli ki, büyük bir hisardan ziyade, ufak bir garnizonun beklediği küçük bir gözetleme noktası burası. 800 yıl evvel bu kadar zor olmazdı bulması, ama bu kadar da yaklaştırmazlardı muhtemelen bizi.
Büyük bir mutluluk ve oksijen çarpması ile, üstelik de geldiğimiz yolu takip edemeyerek(!), döndük araca. Kaldı bir kilise ile çok eski bir çeşme.
İlyas Peygamber'e adanmış kilise; dönemi pek belli değil. Üç duvarı kalmış, bir de sağlam vaftizhanesi. Bugün suyu hâlâ akıyor. Bizans mirası mıdır, emin değilim. Orada mevcut bir kilise olmasaydı, yenisi yapılabilir miydi? Belki...
Ve sıra geldi rotanın son durağına, Bizans mirası bir çeşmeyi görmeye. Elimizde bir konum var da, neye benzer burası pek belli değil. Hayal kurması bedava; şöyle sütunlu, kuş motifli, yazıtlı, çiçekli bezemeleri olsa ya...
Geldik Kabakoz merkeze, konum pek gidilecek gibi değil. Yerlisi bilir dedik; kıraathane sahibinin niyetimizi öğrenirken uzun uzun gömleğini değiştirmesini izledik. Pek isteksiz, “Var şurada bir çeşme,” dedi. Bir çeşme vardı da, taş çatlasın yirmi yıllık. Neyse ki imdada önce balkondaki vatandaş, sonra da çocukluk anıları yetişti.
Sarnıçtan halliceymiş, küçükken de çok yıkanmış içinde. Sonra derenin yönünü değiştirmişler de büyük bir kısmı gitmiş, bir kısmı da özel mülke girmiş... Üzüldük tabii göremediğimize de, teselliyi anıt çınarın altına yatırılmış lahit kapağında bulduk.
Kıymetli okuyucum, bugüne ve buraya kadar okuduysan beni, anlamışsındır ki bu İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'nin bir değil, yüzlerce giriş kapısı mevcuttur. Bu kapılar öyle tek bir avluya da açılmaz. Her birinin ardında, farklı bir tarih anlatısının başlangıcı vardır.
Yedikule'den girerseniz başka, Ayvansaray'dan başlarsanız başka, Hipodrom'dan ise bambaşka bir anlatı çıkar karşınıza. Şile'den Fatih'e doğru, Flavius'a da bir selam vererek başlayan bir yolculuk ise apayrı bir hikâye anlatır.
Belki de bu yüzden bu müzeyi bir kere gezmek mümkün değildir. Ve belki de İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'ni kıymetli yapan en önemli şey tam da budur: Bu müzenin sınırları yoktur.
23 Eylül 2026 - Sykai, Justinianopolis, Galata, Pera...
Sykai, Justinianopolis, Galata, Pera...
Günümüzden yaklaşık yedi yüz elli yıl evvel, ithal uskumru lavaş arasına henüz girmemiş, üzerine nar ekşisi dökülmemiş iken, Bankalar Caddesi'nde değil kafeler, elektrikçiler hatta bankalar bile yokken, isminde hendek geçen sokaklar hakikaten hendek, hırdavatçıların yerinde de katedraller var iken, bizim İstanbullu Romalıların 'karşı' diye gösterdiği ve karşı anlamına gelecek şekilde Pera diye adlandırdığı güzide bölgede Cenevizliler yaşardı.
Bu Cenevizliler, bölgeyi öyle ilginç yapılandırmışlardı ki, bugün burada gezerken 'İstanbul'da neden bir Ceneviz Müzesi yok?' diye sormaktan alamaz insan kendini. 'Yahu Dimitri hepsi bitti sıra buna mı geldi?' diye soruyorsanız, evet efendim geldi, çoktan geldi üstelik geç bile kalındı. Neyse, duruma kendimce el atıyor ve bu müzeyi 'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi'ne ayrı bir salon olarak dahil ediyorum.
12. yüzyılın ortaları olsa gerek, ufak bir Ceneviz kolonisi dönemin adıyla Konstantinopolis'e gelmiş, imparator da 'bu adamlar tüccar kaybetmemek gerek' diye düşünmüş olacak ki Haliç'in kendi tarafındaki kıyılarında onlara yerleşim izni vermişti. Ancak hayat öyle porfir moru renkte ilerlememişti tabii. Tarih 1204'ü gösterdiğinde İstanbul'un başına gelen en büyük yıkım ve 57 yıl sürecek yağma buradaki düzeni oldukça bozmuştu.
1261'de şehri geri almak isteyen Bizans imparatoru, Cenevizlilere bir haber salmış ve demiş ki 'yardımcı olursanız eğer sizlere güzel bir bölge ayarlarım şehirde'. Cenevizliler kabul etmiş. Etmiş etmesine de, imparator da hiç kimsenin yardımına gerek bile duymadan tereyağından kıl çeker gibi almış ya şehri geri! Söz verilmiş tabii bir kere. Galata'ya yerleşmelerine izin verilmiş Cenevizlilerin. Öyle devlet kursunlar diye değil tabii, imparatorun denetiminde yaşasınlar, ticaretlerine baksınlar diye. Öyle surmuş, duvarmış, kaleymiş yok; çok lazım olursa da anca hendek.
Sanmayın o yıla kadar Galata düzlükmüş de Cenevizliler adam etmiş! Milattan önce ikinci yüzyılda bile, bir Afrodit, bir Artemis tapınağı, Megaralı kahramanlara ait anıt mezarları varmış buranın. Adı da Sykai diye geçermiş, anlamı ise İncirlik. Kavak incirinin şanını unuttuğumuz bu günlerde, buranın incirle ilişkisini kurmak pek mümkün değil gibi.
Büyük Konstantin elden geçirmiş burayı ilkin, ardından Theodosius ve sonra da Justinianos. Öyle ki bir dönem Justinianopolis olmuş adı. Haliç'in daralan bir noktasından Galata'ya taş bir köprü bile yapılmış. Agia Thekla'ya, Agia İrini'ye, Meryem Ana'ya adanmış kiliseler ve deniz kenarında büyük bir kalesi de varmış. Öyle basit bir kale de değil hani, Haliç'in girişini kapayan meşhur zincir var ya, işte onun bağlandığı koca yapı.
Esas şehrin tam karşısında, savunmasız bir halde yaşamaya çalışan Cenevizliler bazı kuşatmalarda açık hedef olmuşlar. Can ve mal kayıpları artınca tekrar gitmişler imparatora. Dönemin imparatoru bu sefer hendeklerin yanı sıra, savunma için bazı binalara izin vermiş, ancak sura yine onay çıkmamış. Adeta 'madem öyle' diyen Cenevizliler başlamışlar kule evler inşa etmeye, evlerin arasına da duvarlar çekmeye. Sur deseniz sur değil, kule deseniz kule değil ilginç bir savunma sistemi çıkmış ortaya. Üstelik mesele bununla da bitmemiş. Cenevizliler zaman içinde kendilerine verilen alanın dışındaki toprakları da satın almaya başlayarak yerleşimlerini iyice genişletmişler.
Ve sonunda Galata, yalnızca bir ticaret mahallesi olmaktan çıkıp, Bizans başkentinin karşısında kendi surları, kuleleri, kiliseleri, sarayı, meydanları ve ticaret yapıları olan bambaşka bir şehir görüntüsüne bürünmüş.
Araştırdıklarımdan anladığım kadarıyla, bu adamların başına attıkları her adımın sonunda bir sopa vurulmuş; ama sonra da “neyse artık, oldu bir kere” denilip yaptıklarına onay verilmiş. İstanbul'da Cenevizliler deyince akla ilk gelen, koskoca Galata Kulesi bile 1348 yılında böyle inşa edilmiş.
İlkokula giderken, bir yaz tatilinde, okumam için bir kitap almışlardı bana. O dönemler 'çocuğunuz mutlaka okumalı' dedikleri 'Çocuk Kalbi' isimli kitaptı bu. O yıllarda pek önemsemediğim bu kitabın yazarı Edmondo De Amicis, İstanbul'a geldiğinde Galata'yı bir yelpazeye, kuleyi de bu yelpazenin sapına benzetmiş. Hakikaten de baktığımızda Matrakçı Nasuh'un haritasına ve hatta ondan da eski olan Buondelmonti haritasına, bölgeyi böyle görmeye başlıyoruz.
Yelpazenin sapı hâlâ yerinde, peki ya geriye ne kalmış bu adamlardan? İşte bunları görebilmek için biraz yürümek gerekiyor. Bilin ki atacağınız her adım sizi “İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi”nin Cenevizliler salonunda sergilenen bir eserin önüne çıkaracaktır: Öncesinde bir Ortodoks kilisesi olan ve 300 sütunluk bir sarnıcın üzerinde yükselen Saint Benoît Kilisesi'ne, onun arkasındaki yaklaşık yedi yüz yıllık kuleye, Kastellion'un mahzeni Yeraltı Camii'ye, önce Agia Thekla, sonra St. Michel'e dönüşmüş bir kilisenin arazisinde yükselen Kurşunlu Han'a, belki de hanın bin yıllık geçmişinin tek tanığı olan sütun başlığına, Ceneviz mirası eski bir kulenin içine gömülmüş bir evliyanın — belki de unutturulmak istenen bir sadrazamın — türbesine, çekiç seslerinin yankılandığı sur kalıntılarına, De Marini, De Merude ve D'Oria ailelerinin armalarına, Arap Camii'ne, çok eski bir sütunlu yapıya, Frankenstein'a dönmüş Podestà Sarayı'na, bir elektrikçinin arkasına saklanmış başka bir kuleye, orguyla ve ikonasıyla ünlü St. Pierre Kilisesi'ne ve en sonunda, tepede haşmetli Galata Kulesi'ne.
Sadece yürüyün; kahverengi tabela aramasın gözleriniz, zaten üç tane mi ne var? Buondelmonti gibi, Nasuh gibi, Edmondo gibi yürüyün... Hasbelkader bir incir ağacı görürseniz, koparıp bakın tadına meyvesinin; belki de antik çağlardaki adının bilmediğimiz nedenini siz keşfedersiniz...
05 Ekim 2026 - Libyssa, Dakibyza, Gekbuze...
Tarihin çok uzun bir döneminde, İstanbul'dan Anadolu'ya gidenlerin ilk ve Anadolu'dan buraya göçenlerin; Hannibal, Fatih, Osman Hamdi Bey gibi çok önemli isimlerin ve yine günümüzde binlerce emekçinin bindiği Halkalı'dan kalkan trenin son durağı, Gebze.
Bugün özellikle üretime ucundan temas eden plaza mühendislerinin ismini bile okuduğunda, kulağında yoğun makine sesini, burnunda enjeksiyon kokusunu, gözünde büyüyen yolunu, içinde ise dönüş trafiği korkusunu hissettiği Gebze'nin adının Gelbize'den türediğini söylese de Evliya Çelebi; 'gel bize' derken yüzünü İstanbul'a mı yoksa Kocaeli'ne mi döndü, belirtmemiştir. Bana kalırsa bu belirsizlik, Gebze'nin iki tarafın da kendine yakın gördüğü bir yer olmasındandır. Yüzyıllar boyunca yolların, insanların ve nihayetinde sanayinin kesiştiği bir noktaya dönüşmesi belki de bundandır.
Hayatımda ilk defa Gebze'ye yıllar evvel iş için ve sonrasında hep bu vesileyle, tedarikçi görmeye, numune almaya gidip gelmiştim. Allah için; Hannibal'ın civarda bir makam mezarının olduğunu biliyordum. Ancak sanayiinin tozundan mı, tedarikçinin çayından mı bilemiyorum, bu ziyaretlerin hiçbirinde ne Hannibal geliyordu aklıma ne de burada olabilecek Roma'nın nice izleri... Olmaz olur muydu oysa hiç?
3000 yıllık tarihi sanayii tozuyla örtülmüş bu semtin; günümüze kalan eserlerini bulmak ancak dikkatli gözlerin ve gönülden ilgilisinin fark edip üflemesi, eliyle temizlemesiyle mümkün. Şanslıyım ki bunu çok önceden yapmış Önder hocam (@ikilitekrar ), rotayı da hazırlamış; davet etti, 'nasibimiz neyse görelim' dedi. Özellikle belirtmek isterim ki, herkesin her şeyi görmezse eksik kalıp çatlayacağını sandığı şu zamanda, biricik 'nasip' kelimesini en güzel kullanan insandır kendisi.
Girmeden Gebze'nin içine, önce gittik Osman Hamdi Bey'in evini karşıdan izlemeye. Evin az ilerisinde tüm ihtişamıyla, Eskihisar Kalesi. Öyle basit bir kale değildir burası; Latin istilasının ve Palekanon Savaşı'nın çok önemli bir tanığıdır kendisi. 1241'den önce yapıldığı kesindir. İmparator Komnenoslar, Vatatzes ve Paleologoslar elden geçirmiş sürekli. Altı, üstü, çevreye dağılmış sütunları, başlıkları ile tam bir açık hava müzesi eseri.
Orada anladım işte bugün göreceklerimin niteliğini. Boş yerler değildi buralar belli. Hem zaten arkeolojimizin babası koskoca Osman Hamdi, hiç uzak kalabilir miydi bu tutkusundan? Şüphesiz geziyordu Eskihisar Kalesi'ni ve şüphesiz biliyordu Gebze'nin devşirmesini, gizlisini. Hâlâ da burada kendisi, bir tepeciğin üstünde, yüzyıldan fazladır, sağında evi solunda ise belki de çok sevdiği kalesi...
Libyssa, Dakibyza, Gekbuze... Bu üç bin yıllık geçmişi, kuyuya çevrilmiş sütun başlığıyla, şükranlar sunan iki bin yıllık sunağıyla, duvarlardaki devşirme taşlarla, Gebze'nin merkezinde, sadece muhteşem Çoban Mustafa Paşa Külliyesi içerisinde bile görmek mümkün ya. Ama yine de çıkmak lazım bir dışına; hemen karşıda Malkoçoğlu türbesinin sütun başlıklarında bir gölge gibi kalmış haçları göreceksiniz. Bugün bu koca meydandan, en az son bin yıl içinde kaç tane farklı mabedin geçmiş olabileceğini anlatacak. Sonra yürüyün biraz ileriye doğru, yerin altında koca bir sarnıç göreceksiniz. Aman ha, sadece Roma aramasın gözleriniz. Osmanlı eseri bir çeşme ile hamam karşılayacak sizleri burada. Gebze'yi özel kılan melezliğinin diğer genleri... Ve yine gezerken mütevazı bir cami göreceksiniz Orhan zamanından. Adeta geçmişini anlatmak için kapısında bırakılmış sütun başlıkları ve minaresindeki aslanlar.
Burada gördüklerimi 'İstanbul Bizans Açık Hava Müzesi' altında anlatsam, haritaya da işlesem mi acaba diye uzun uzun düşündüm. Ama neden olmasın ki? Müzeyi akbilimin götürebildiği yere kadar sınırlasam; gelebiliyordum işte buraya da. O hâlde işlemek, kayıt altına almak gerek. Bir 'Kocaeli Bizans Açık Hava Müzesi' haritası oluşana kadar hem Gebzelilere hem de İstanbul'un bir ucundan her gün gelenlere, buranın sadece bir sanayi şehri olmadığını, altında ve üstünde binlerce yıllık derin bir hikâye taşıdığını hatırlatsın diye...



















































































































































































































































































































































































































































































































